2. Peygamberlik Sembollerinin Önemi

Pentikost’tan hemen sonra, Kutsal Ruh daha önceden hiç yaşanmamış bir şekilde gücüyle ilerledi ve tüm Grek-Roman Hükümdarlığı’na yayılan bir uyanış gerçekleşti. Tanrı’nın Egemenliği’nin genişlemesiyle, kısa bir sürede birçok kişi Mesih’i kabul etti. Ancak filizlenen bu kilisede Matta, Markos, Luka, Yuhanna, Petrus gibi elçi, peygamber, müjdeci, kilise önderi ve öğretmen olan güçlü liderler vardı. Onlar Tanrı tarafından görevlendirilen, akan bu nehrin içinde duran setler görevindeydiler. Kutsal Ruh’un her hareketi sorumlu bir şekilde yönlendirilmelidir. Tanrı’nın Ruh’u ilk kiliseyi kurmak için güçlü ve hızlı bir şekilde ilerlerken bile, kutsal bir karmaşa yoktu. Tanrı’nın hareketi, Tanrı’ya ve birbirlerine yönelik, öğrenmeye açık ve sorumlu olan bu adamlar tarafından yönlendiriliyordu.

Toronto’daki uyanış şiddetlenmeye başlayınca, benim pastör olarak gözetmenlik yapmam gerekiyordu. Ancak çoğu zaman bunu nasıl yapmam gerektiğini bilmiyordum ve durum beni aşıyordu. Bir gün Rab’be bu konu ile geldim, ‘Rab ben ne yapmalıyım? Nereden başlamam gerektiğini bilmiyorum. Hangi olayları oluruna bırakmalı, hangilerini durdurmalıyım?’ İnanılmaz bir şekilde Tanrı bu sorumu sadece bir kelime ile cevapladı ve bu cevap bana şimdiye kadarki en büyük yardım oldu: ‘Sor!’

Bu kelime benim, Tanrı’yı daha dikkatle dinlediğim ve karşılaştığım her durumda O’nun yönlendirişini istediğim bir yolculuğa başlamama sebep oldu. Bazen ona: ‘Peki ya bu Rabbim?’ diye sorardım ve O da: ‘Bu beni biraz rahatsız ediyor. O kişiye durmasını söyleyebilir misin?’ diye cevap verirdi. Bazen sorduğumda ise: ‘Burada ben işliyorum. Bunu bırakabilirsin’ cevabını alıyordum.

Liderler Tanrı’ya yakın olmalı ve her zaman ruhsal bir muhakeme yeteneği ile hareket etmelidir. Kilisede gerçekleşen her durumun, ağır bir şekilde değil ama Kutsal Ruh’un yönlendirişinde önderliğe ihtiyacı var. Örneğin dua toplantılarımızın bile buna ihtiyacı vardır. Birisi dua etmekle ilgili neyin yanlış olabileceğini sorabilir. Eğer bir kişi dua toplantısına kendi programına göre hakim olurken, başkalarına dua etmek için fırsat düşmüyorsa, işte bu durum sevgi dolu bir şekilde ele alınmalıdır. Bir başka durum bir tapınma ifadesi olarak dans etmektir. Çoğu zaman bunda bir sorun yoktur, bir kişi elinde kocaman bir bayrak sallayarak sahneye atlayana kadar. Çünkü bu kişi dikkatleri Tanrı’ya doğrultmaktansa kendisine doğru çekmektedir!

Sevgi dolu, iman dolu, riske girmeye hazır, Tanrı’nın hareket etmesi arzusunutaşıyan ama aynı zamanda yolunda gitmeyen işlere müdahale edecek bir önderlik yapmalıyız. Toronto’da, sadece elle sayılır birkaç defa uygunsuz davranan kişilerin bizim düzeltmelerimizi kabul etmemeleri durumuyla karşılaştığımız için mutluyum. Dört milyon ziyaretçiden daha fazla kişinin kapılarımızdan geçtiğini düşünürsek bu gerçekten de şaşırtıcı bir şey. Ne zaman sevgi dolu ve çocuk gibi olup, tamamıyla O’na güvenmeyi seçersek, O yolu açıyor.

Peygamberlik sembolleri

Toplantılarımızda karşılaştığımız ve‘peygamberlik sembolü’ diye adlandırdığım, özellikle bir belirti hakkında çok soru ile karşılaştım. Neden insanlar bazen rol yapar gibi çok garip bir şekilde davranıyorlar? Bu ne demek? Kitabın bu bölümü, Ruh’un Kutsal Yazılar’da geçen bu belirtileri ile Kutsal Kitap’ta buna ne kadar sık rastladığımız ve buna nasıl tepki vermemiz gerektiği konularına değinmek için ayrılmıştır.

Bu fenomeni anlama yolculuğum eşim Carol ile başladı. Sanırım durumun bu şekilde gerçekleşmesi de, hemen aşırı veya mantıksız diyerek, önyargı ile yaklaşmamam için, Tanrı’nın izin verdiği bir şeydi. Bu bana, bazı insanların Tanrı’nın dokunuşuna duygusal bir cevap vermekten farklı bir şekilde, Kutsal Ruh’un gücü altında bazen davranışları ile bir şeyler ifade etmeye çalıştıklarını gösterdi.

Yolculuğumu başlatan bu olayda Tanrı’nın Ruh’u çok etkin bir şekilde hareket ediyordu ve Carol da bundan etkileniyordu. Bir kartal gibi uçuyormuş gibi gözüküyordu. Kollarını açabildiği kadar açmış, zaman zaman kendisini rüzgara bırakıyor gibiydi, zaman zaman da kollarını aşağı, yukarı hareket ettiriyordu. Neler olduğunu bilmiyordum ama onun bu şekilde devam etmesine izin vermem gerekiyor gibi hissettim. Ona daha sonra ne yaşadığını sorduğumda muhteşem bir görüm gördüğünü öğrendim. Kutsal Ruh ile havada süzülürken, kuşbakışından, Avrupa üzerinde bir taç ve bu taçtan İngiltere’yi kaplayan, Manş tüneli ile etraftaki Avrupa ülkelerine yayılan bir ateş gördü. Bu görüm daha sonra, Avrupalı arkadaşlarımız ve ortaklarımız için Tanrı’dan gelen çok önemli bir sözün temeli oldu. Kendi kendime şu soruyu sordum: ‘Ya duygusal davransaydım ve işin ucunu kaçırma korkusuna izin verip bunu durdurmuş olsaydım?’ O anda, aslında Tanrı’dan geldiği bu kadar açık olan bir şeyi kolaylıkla engelleyebileceğimi fark ettim.

Buna benzer başka bir olay, Carol ve ben, İskoçya’da Stirling’de bir pastörler toplantısında konuşmaya davet edildiğimizde gerçekleşti. Çok iyi bir şekilde hatırlıyorum çünkü bu kilise önderleri Toronto’dan gelen bu adamı ‘gözden geçirmeye’ ve duydukları her şeyin gerçekten de Tanrı’dan olup olmadığını keşfetmeye gelmişlerdi. İrlanda’dan gelen Liz adında genç bir bayan, tapınma zamanını yönetmek için bize katılmıştı. Liz tapınmayı çok güzel bir şekilde yönetti; ilahiler ve dualar muhteşemdi ve bizi Tanrı’nın huzuruna götürdü. Tek sorun, arada sırada hiç beklenmedik anlarda bir horoz gibi ötmesiydi! Kendi kendime: ‘Eyvah! Tüm lider buluşmaları arasında özellikle bu toplantıda mı geliyor bu başıma? Ne diyeceğim?’ diye düşünüyordum.

Tam olarak ne söylediğimi hatırlamıyorum ama bir şekilde olanlar için bir bahane bulup kendimi o durumun içinden çıkarmayı başarmıştım. Daha sonra Liz’in yanına gidip ona horoz gibi ötmesine sebep olanın ne olduğunu sordum (ki bunun her zaman yapılması gerektiğini öğrendim. Gidip kişiye: ‘Ne hissediyorsun? Tanrı ne demek istiyor sence?’ diye sorun). Bana: ‘ Tanrı’nın sanki ‘Kilise, uyanma zamanı! Yeni bir gün geliyor. Şimdi uyanma zamanı’ demek istediğini hissettim.’ diye cevap verdi. Bu peygamberliğin belirtisi, ben de dahil birçok kişiyi şaşırtmasına rağmen, verdiği mesaj çok gerçekti. Bazen Tanrı’nın bu tür şeyleri, ona kimin mantıksal açıdan, kimin çocuk gibi O’nun söylediğini işitmeye hazır bir şekilde geleceğini görebilmek için yaptığını düşünüyorum.

Bütün Kutsal Yazılar boyunca Tanrı bize kendisini, en başta yüreklerimize ilgi duyan bir Tanrı olarak açıklıyor. En çok bilmek istediği, O’na tam bir adanmışlıkla bağlı olarak, O’nunla ilerlemeye hazır olup olmadığımız. Yürek’ten bahseden birçok ayet var, ancak en sevdiğim ayetlerden biri Luka 2. bölümde, Meryem ve Yusuf’un İsa’yı Tanrı’ya adamak için tapınağa getirdiklerini anlatılırken geçiyor. Bir peygamber olan Şimon, bebek İsa’yı kucağına alarak, O’na inanılmaz sözler söylüyor:

Ey Rabbim, verdiğin sözü tuttun;

Artık ben, kulun huzur içinde ölebilirim.

Çünkü senin sağladığın,

Bütün halkların gözü önünde hazırladığın kurtuluşu,

Ulusları aydınlatıp

Halkın İsrail’e yücelik kazandıracak ışığı

Gözlerimle gördüm.’

(Luka 2:29-32)

Meryem ve Yusuf’un tepkisini düşün- herhalde İsa’nın geliş amacının ve geleceğinin bu onaylaması onları şaşırtmıştır. Ama dahası var, Şimon devam ediyor:

Bu çocuk, İsrail’de birçok kişinin düşmesine ya da yükselmesine yol açmak ve aleyhinde konuşulacak bir belirti olmak üzere belirlenmiştir. Senin kalbine de adeta kılıç saplanacak. Bütün bunlar, birçoklarının yüreğindeki düşüncelerin açığa çıkması için olacak.’

(Luka 2:34-35)

Mesih nasıl birçoklarının düşmesine yol açabilir? Nasıl aleyhinde konuşulacak bir belirti olabilir? Tanrı için en önemli olan şey yüreklerimizin düşüncelerinin açığa çıkması. Tanrı bizim O’na derin bir şekilde bağlanmamızı istiyor. Bizim yüreğimizi fethetmek istiyor. Din bilginleri İsa ile nelerin gerçekleştiğini asla kavrayamadı çünkü Mesih ile ilgili yanlış beklentileri vardı ve Tanrı’nın yüreklerini fethetmesine izin vermemişlerdi. İsa onlar için bir sürçme taşı oldu. Çünkü Tanrı’nın Egemenliği ile ilgili gerçekler küçük çocuklara açıklandı ama bilge ve okumuş kişilerden gizlendi.

Peygamberlik belirtilerine de aynı şekilde yaklaşmalıyız. Mantıken bir açıklama getirme çabalarını aşıp, Tanrı’nın yüreğini ve mesajını aramalıyız.

1998’de, Microsoft, Windows 98 programının tanıtımını yaparken bir çiftlik sahnesi içeren bir reklam yaptı. Bir horoz çit üzerine uçarak ‘Ü-ürü-üüü’ diye seslenirken ekranda, ‘Yeni bir gün!’ sloganını taşıyan bir yazı beliriyordu. Hiç kimse Microsoft’a saçma veya hakaret edici bir reklam yaptığını söyleyerek onları suçlamadı. Ama bunu kilisede gördüğümüzde, Liz’in bir horoz gibi ötmesi ve ‘Kilise uyan! Yepyeni bir gün bugün!’ demesinin sonucunda birden birçok kişi kendisini öfkeli, gücenmiş ve hor görülmüş hissetti. Ama bunlar çoğu zaman Tanrı hareket ettiğinde yaşanan şeyler. Başkaları zorlanırken, işitecek kulakları olan anında kavrayacak. Pavlus bunu 1. Korintliler 2’de açıklıyor.

1.Korintliler 2:4-5’te okurlarına diyor ki,

Sözüm ve bildirim, insan bilgeliğinin ikna edici sözlerine değil, Ruh’un kanıtlayıcı gücüne dayanıyordu. Öyle ki, imanınız insan bilgeliğine değil, Tanrı gücüne dayansın.’

Daha sonra 14. ayette düşüncelerini şu sözlerle destekliyor:

Doğal kişi, Tanrı’nın Ruh’uyla ilgili gerçekleri kabul etmez. Çünkü bunlar ona saçma gelir, ruhça değerlendirildikleri için bunlar anlayamaz.’

Düşünen, mantıksal akıl Ruh’tan gelenleri, saçma geldiği için anlamakta zorlanır. Bu nedenle bize tuhaf görünen bir şey ile karşılaştığımızda yargılamada yavaş olmalı ve Kutsal Ruh’un sağladığı anlayışı kabul etmeliyiz.

Luka 10:1-21’de geçen, hizmet etmekten dönen yetmiş öğrencinin sevinçle ‘Ya Rab, senin adını andığımızda cinler bile bize boyun eğiyor.’dedikleri hikayede İsa’nın buyruğunu düşünün. 21. ayet diyor ki:

O anda İsa Kutsal Ruh’un etkisinde coşarak şöyle dedi: ‘Baba, yerin ve göğün Rabbi! Bu gerçekleri bilge ve akıllı kişilerden gizleyip küçük çocuklara açtığın için sana şükrederim. Evet Baba, senin isteğin buydu.’’

Bazen, Tanrı’nın niyeti, gizemlerini ‘bilge ve akıllı kişilerden’ saklamak ve bunları ona güvenen çocuk yüreği taşıyanlara açıklamaktır. İsa’nın benzetmelerle konuşmasının sebebi de buydu.

Öğrencileri gelip İsa’ya, ‘Halka neden benzetmelerle konuşuyorsun?’ diye sordular. İsa şöyle yanıtladı: ‘Göklerin Egemenliği’nin sırlarını bilme ayrıcalığı size verildi, ama onlara verilmedi. Çünkü kimde ne varsa, ona daha çok verilecek, bolluğa kavuşturulacak. Ama kimde yoksa, elindeki de alınacak. Onlara benzetmelerle konuşmamın nedeni budur. Çünkü,



Gördükleri halde görmezler,

Duydukları halde duymaz ve anlamazlar.’

Böylece Yeşaya’nın peygamberlik sözü onlar için gerçekleşmiş oldu:

Duyacak duyacak, ama hiç anlamayacaksınız,

Bakacak bakacak, ama hiç görmeyeceksiniz!

Çünkü bu halkın yüreği duygusuzlaştı,

Kulakları ağırlaştı.

Gözlerini kapadılar.

Öyle ki gözleri görmesin, kulakları duymasın, yürekleri anlamasın.

Ve bana dönmesinler.

Dönselerdi, onları iyileştirirdim.’

Ama ne mutlu size ki, gözleriniz görüyor, kulaklarınız işitiyor! Size doğrusunu söyleyeyim, nice peygamberler, nice doğru kişiler sizin gördüklerinizi görmek istediler, ama göremediler. Sizin işittiklerinizi işitmek istediler, ama işitemediler.’’

(Matta 13:10-17)

Peygamberlik Sembollerine Kutsal Kitap’tan Örnekler

Tanrı konuştuğunda, çoğu zaman rüyalar, görümler, semboller ve sırlarla konuşur. Eğer düşünürseniz tüm dilin sembollerden oluştuğunu fark edersiniz. Size ‘araba’ kelimesini söylüyor olsaydım anında aklınızda bir resim belirirdi, belki kendi arabanız ya da bir başkasınınki... vs. ‘Anne’ veya ‘baba’ deseydim, bu kelimeler de aklınıza anında bir resim getirirdi. Resimler ve dil birbiriyle çok bağlantılıdır. Aslında bütün bir cümleyi veya konuyu anlatan Mısır hiyeroglifleri veya Çin harflerinde görüldüğü gibi ilk diller de çizimlerden oluşuyordu.

Kutsal Kitap da buna benzer bir şekilde mesajını iletmek için engin bir dizi betimleme kullanmaktadır ve semboller açısından zengindir. Derin ruhsal gerçekleri ve gelecek olayları haber vermek için kullanılan betimlemeler, tiplendirmeler ve sembollerin sıklığını gördükçe şaşırmamak mümkün değildir. Birkaç örneğe bakalım:

Fısıh kurbanı

Kutsal Kitap İsa’dan, ‘dünya kurulalı beri boğazlanmış olan Kuzu’diye bahsetmektedir. ‘Tanrı’nın kuzusu’ terimi tüm Kutsal Yazılar boyunca rastladığımız bir peygamberlik sembolüdür. Ancak bu sembolün Yazılar’da, Tanrı’nın halkının Mısır’dan ayrılmadan önceki gece kurban ettikleri Fısıh kuzusu kadar göze çarptığı bir yer yoktur (Mısır’dan Çıkış 12).

Bu bölümde Tanrı Musa’ya, halkına, bir yaşında kusursuz bir kuzu alıp, kurban etmelerive kanını evin kapı sövelerine sürmeleri için talimat vermesini buyuruyor. O zaman Rab, Mısır’daki hayvanların ve insanların tüm ilk doğanlarını öldürmek için ülkeden geçince, kapısında kan gördüğü evlerde yaşayanlara dokunmayacaktı.

Bu, İsa’nın, Tanrı’nın gerçek kuzusunun, tüm dünyanın günahı için çarmıhta öldüğü günün en muhteşem sembolik resmidir. Tanrı’nın yargı gazabı, kalplerinin kapılarına O’nun kanını sürerek, O’nun yaptığını kabul eden herkesin yanından onlara dokunmadan geçiyor.

İnsanlar bu sembolik eylemi gerçekleştirmeseydi ne olurdu? Birisi, ‘Ben bunu yapmayacağım. Ben bir kuzu öldürüp kapıma onun kanını sürmeyeceğim.’ deseydi ne olurdu?

Tanrı’nın onlardan istediği peygamberlik sembolünü yerine getirmedikleri için Mısırlıların ilk doğanlarıyla birlikte kendi ilk doğanları da ölecekti. Günümüzde Yahudiler hala Fısıh bayramını kutlamakta, ancak bunu, bu olayın ne anlama geldiğini bilmeden, Mesih’e ve O’nun kendisini kurban olarak sunmasına inanmadan yapmaktadırlar.

Bu konu Kutsal Kitap’ta birçok kez tekrarlanmıştır. Yaratılış bölümünde günahlarından dolayı Adem ile Havva’nın kendilerini yapraklarla örttükleri yazılmıştır. Ancak yapraklar yeterli değildi. Böylece Tanrı onlara, kendilerine hayvan derisinden nasıl giysi yapabileceklerini öğretti. Peki ya bu deri nereden geliyordu? Bir hayvanın kurban edilmesi gerekiyordu. Adem ile Havva’nın günahlarından ‘örtünmeleri’ için kan dökülmesi gerekiyordu. İşte bu Tanrı’nın kuzusunun kurban kanının bir başka sembolik resmidir.

Musa ve su

Fısıh kurbanını yerine getirmek gibi, peygamberlik sembollerinin, çoğu zaman değer kazanmaları için eyleme dönüştürülmeleri gerekiyor. Mısır’dan Çıkış 17. bölümde, bunun gibi bir eylemden; Musa’nın Tanrı’nın halkının önünde bir peygamberlik eyleminde bulunmasını okuyoruz. Halk çölde dolaşıyordu ve yaklaşık üç gündür susuz kaldıkları için susamışlardı. İnsanlar şikâyet etmeye başladılar, ‘Niçin bizi Mısır’dan çıkardın? Bizi, çocuklarımızı, hayvanlarımızı susuzluktan öldürmek için mi?’(Mısır’dan Çıkış 17:3) diye söyleniyorlardı. Musa Tanrı’ya yardım etmesi için yalvardı: ‘Bu halka ne yapayım? Neredeyse beni taşlayacaklar’(4. ayet). Böylece Tanrı Musa’ya seslendi ve ondan şu peygamberlik eyleminde bulunmasını istedi:

Halkın önüne geç. Birkaç İsrail ileri gelenini ve Nil’e vurduğun değneği de yanına alıp yürü. Ben Horev Dağı’nda bir kayanın üzerinde, senin önünde duracağım. Kayaya vuracaksın, halk içsin diye su fışkıracak.’

(Mısır’dan Çıkış 17:5-6)

Musa zor bir durumdaydı. Birkaç gün çölde dolaşmış ve su bulamamışsanız gerçekten de başınız dertte demektir. Hiç kimse uzun bir süre öyle bir ortamda yaşayamazdı, yani bu çok riskli bir durumdu. Tanrı Musa’dan değneği ile bir kayaya vurmasını istedi. Eğer Musa, Pavlus’un 1.Korintliler 2:14’te ifade ettiği türden bir insan olsaydı belki, ‘Hadi ama Tanrım, bir kayaya bir dal ile vurarak su oluşmaz ki! Bunu herkes bilir. Bir kuyu kazarak su elde edilir, yani nereyi kazacağımızı göster!’ diyebilirdi.

Doğal kişi, Tanrı’nın Ruh’uyla ilgili gerçekleri kabul etmez. Çünkü bunlar ona saçma gelir, ruhça değerlendirildikleri için bunlar anlayamaz.’

(1. Korintliler 2:14)

Ama Musa Tanrı’nın çoğu zaman sembolik bir şekilde konuştuğunu anlıyor ve amaçlarını gerçekleştirmek için peygamberlik sembolleri kullandığını biliyordu. Kayaya gidip değneği ile vurdu ve kayanın içinden su fışkırdı. Bunu bir düşünün – 2.5 milyon kişi ve onların hayvanlarına yetebilmesi için bunun bir sele benzemesi gerekiyordu. Sadece küçük bir akıntı değil, çok ama çok fazla su olmalıydı! Musa Tanrı ile işbirliği yaparak bu mucizenin gerçekleşmesine katkıda bulundu.

Bir süre sonra Musa kendisini yine benzer bir durumda buldu. Çölde Sayım 20. bölüm bu yaşanana çok benzer bir senaryo ile karşımıza çıkıyor: İsrail topluluğu Zin çölüne varmıştı ve Kadeş’te konaklıyordu. ‘Ancak topluluk için içecek su yoktu. Halk Musa’yla Harun’a karşı toplandı. Musa’ya ... ‘RAB’bin topluluğunu neden bu çöle getirdiniz? Biz de hayvanlarımız da ölelim diye mi?’(2. ve 5. ayet) cümlelerini okuyoruz. Bir kez daha Musa Tanrı’ya yönelip yardım istedi ve Tanrı bu sefer ona farklı talimatlar verdi:

Değneği al. Sen ve ağabeyin Harun topluluğu toplayın. Halkın gözü önünde su fışkırması için kayaya buyruk verin. Onlar da hayvanları da su içsin diye kayadan onlara su çıkaracaksınız.’

(Çölde Sayım 20:8)

Bu sefer Musa’nın değneği ile vurmak yerine kayaya konuşması gerekiyordu. Tekrar hatırlatıyorum, ruhsal şeyler ruhsal bir anlayışla karşılanmalıdır. Bir kayaya seslenerek su oluşturmasını sağlamak mantıken saçmalıktır.

Musa Tanrı’nın doğaüstü yollarını herkesten çok daha iyi biliyordu ama bu duruma başka bir şey eklendiğini görüyoruz: öfke. Musa, insanların sürekli şikayetlerinden usandı, her şey için onu suçluyorlardı ve o da öfkeyle:

‘ ‘Ey siz başkaldıranlar, beni dinleyin!’ dedi, ‘Bu kayadan size su çıkaralım mı?’ Sonra kolunu kaldırıp değneğiyle kayaya iki kez vurdu. Kayadan bol su fışkırdı, topluluk da hayvanları da içti.’

(Çölde Sayım 20:10-11)

Burada ilginç olan, Musa’nın Tanrı’nın talimatını harfi harfine yerine getirmemesine rağmen, Tanrı’nın merhametinin bir göstergesi olarak, suyun yine de fışkırmasıdır. Ancak Musa öfkelenerek kendini kaybettiği için ve Tanrı’nın halkı karşısında onurunu yok saydığı için başı ciddi bir şekilde derde girdi.

RAB Musa’yla Harun’a, ‘Madem İsrailliler’in gözü önünde benim kutsallığımı sayarak bana güvenmediniz’ dedi, ‘Bu topluluğu kendilerine vereceğim ülkeye de götürmeyeceksiniz.’ ’

(Çölde Sayım 20:12)

Kişisel Kutsal Kitap çalışmalarımızda eşim Carol Musa için hep üzülür. Zavallı Musa! Sadece bir kez söz dinlemediği için halkı vaat edilen topraklara götürmekte yetersiz bulunmuştu. Eğer o bir kayaya seslenmek yerine ona vurarak bu kadar derde giriyorsa, sizin ve benim için umut var mı?

Ancak burada Musa çok önemli bir peygamberlik resmini ihlal etti. Burada gerçekleşmek üzere olan sembolün anlamı ne? Kaya Mesih’in bir resmi, değnek ise çarmıh’ı simgeliyor. İsa Mesih çarmıha gerildi ve ruhsal susuzluktan ölmek üzere olan bir insan ırkına doğru, yaşam suları fışkırdı. Ancak Mesih bir daha çarmıha gerilemez. Bu tek seferlik fedakarlıktan sonra bizim tek yapmamız gereken, seslenerek yaşam suyunu istemek.

Musa, Tanrı’nın, Oğlunun gerçekleştireceği işi önceden anlatmak için kullanmak istediği bir peygamberlik sembolünü bozmuştu. Musa da o sırada bir peygamberlik tiplemesiydi, Yasa’yı sembolize ediyordu. Yasa her zaman fazla zor ve fazla ağırdı. İsa aracılığıyla gelen merhamete hepimizin çok ihtiyacı var, çünkü hiç kimse Yasa’yı mükemmel bir şekilde yerine getiremez. Yasa bizlere, bir insanın ne kadar iyi olursa olsun aslında iyi olamadığını kanıtlamak için var. Hepimizin bir kurtarıcıya ihtiyacı var.

Elişa’nın ölümü

2. Krallar 13’te, peygamber Elişa’nın ölümünde bir başka ilginç peygamberlik sembolü karşımıza çıkıyor. Ayet 14:

Elişa ölümcül bir hastalığa yakalandı. İsrail Kralı Yehoaş gidip onu ziyaret etti, ‘Baba, baba, İsrail’in arabası ve atları!’ diyerek ağladı.’

Yehoaş, Elişa’nın danışmanı İlyas ayrıldığında söylediği sözleri tekrarlıyor. Tanrı adamı ayrılmak üzere ve kral ‘Ne yapacağız?’ diye yas tutuyor.

Elişa krala bir yay ve birkaç ok getirmesi için talimat veriyor. Elişa krala, ‘Elini yayın üzerine koy ve yayı hazırla’diyor ve kral bunu yapıyor. Sonra Elişa sanki krala bir bereket iletiyormuşçasına elini kralın elinin üzerine koyuyor. Doğu tarafına bakan bir pencerenin açılmasını istiyor ve ‘Oku at!’ diye bağırıyor. Neler oluyor burada? Bir ok atışından daha fazlası var bu olayda. Bu eylemin ruhsal anlamda derin bir etkisi ve anlamı var. Ok uçuyor ve dışarıda yere çakılıyor. Elişa ilan ediyor:

Bu ok Aramlılar’a karşı sizi zafere ulaştıracak RAB’bin kurtarış okudur. Afek’te onları kesin bozguna uğratacaksınız.’

(2. Krallar 13:17)

Elişa’nın bir peygamberlik bildirisi vardı ve bunu yapabilmek için okların atılması vazgeçilmezdi. Bu ok RAB’bin kurtarışının oku oldu, Tanrı’nın halkının tarafında yer alarak düşmanlarını dağıtacağının bir sembolü. Elişa’nın Yehoaş’a olan talimatları devam etti:

Sonra, ‘Öbür okları al’ dedi. İsrail Kralı okları alınca, Elişa, ‘Onları yere vur’ dedi. Kral okları üç kez yere vurdu ve durdu. Buna öfkelenen Tanrı adamı Elişa, ‘Beş altı kez vurmalıydın, o zaman Aramlılar’a karşı kesin bir zafer kazanırdın dedi, ‘Ama şimdi Aramlılar’ı ancak üç kez bozguna uğratacaksın.’ ’

(2. Krallar 13:18-19)

Yehoaş’ın birkaç ok alarak yere vurduğunu – bum, bum, bum – gözlerimin önünde canlandıramıyorum. Onları birer birer pencereden dışarı atıyor ve her biri yere çakılıyor. İki tane daha ok atıyor, duruyor ve Tanrı’nın adamı ona öfkeleniyor: ‘Sana söylediklerimi duymadın mı?’ diye soruyor, ‘Peygamberlik bildirisini duymadın mı? Bu ok Tanrı’nın kurtuluşunun okudur, beş veya altı kez atmalıydın, o zaman Aramlılar’a karşı kesin zafer kazanırdın. Ama sadece üç kez yaptığın için, onları sadece üç kez bozguna uğratacaksın.’

Burada ima edilen aslında Kralın kullandığından daha çok sayıda okunun bulunduğu. Belki de ilkini attıktan sonra geriye kalan bir düzine oktu ve Tanrı’nın halkının düşmanlarına karşı kalıcı bir zafer kazanması için belki de hepsini atmalıydı. 25. ayet Yehoaş’ın gerçekten de düşmanlarına karşı sadece üç kez zafer kazandığını onaylıyor.

Bu olay, peygamberlik bildirilerine itaat etmenin çok büyük bir berekete yol açtığının açık bir örneğidir. Bu durumda, itaatsizlik tarihi değiştirdi.

Peki ya Yeni Antlaşma’da?

İsa ve incir ağacı

Markos 11. bölüm İsa’nın yeryüzünde geçirdiği son haftasından bir hikayeyi anlatıyor. İsa ve öğrencileri Betanya’dan Yeruşalim’e doğru yol alıyorlar ve İsa acıkıyor. Uzakta bir incir ağacı görüyor ve meyvesi olup olmadığına bakmak için yanına gidiyor. Yiyebileceği bir şey bulamıyor. Kutsal Kitap bize şunu aktarıyor:

Ağacın yanına vardığında yapraktan başka hiçbir şey bulamadı. Çünkü incir mevsimi değildi. İsa ağaca, ‘Artık sonsuza dek senden kimse meyve yiyemesin!’ dedi. Öğrencileri de bunu duydular.’

(Markos 11:13-14)

20. ayete atlarsak, şunu okuruz:

Sabah erkenden incir ağacının yanından geçerlerken, ağacın kökten kurumuş olduğunu gördüler. Olayı hatırlayan Petrus, ‘Rabbi, bak! Lanetlediğin incir ağacı kurumuş!’ dedi. İsa onlara şöyle karşılık verdi: ‘Tanrı’ya iman edin.’ ’

(Markos 11:20-22)

İsa’nın yaptığı hiçbir şey rastgele, öylesine veya sebepsiz yapılmamıştır. Yaptığı her şeyin bir sebebi vardı. Bu hikayede Kutsal Kitap’ın ‘Çünkü incir mevsimi değildi.’ demesi kayda değerdir. İsa’nın da bunu çok iyi bildiğine şüphe yoktur, yani bu davranışın çok daha derin bir anlamı olmalıydı. İncir ağacı İsrail ulusunun ve Eski Antlaşma’nın bir simgesidir. İsa birkaç gün sonra çarmıh ile yüzleşip insan ırkının Eski Antlaşmadan, lütuf dolu olan Yeni Antlaşma’ya geçişini sağlayacaktı. Yani buradaki peygamberlik sembolünün anlamı;İsa, Eski Antlaşma’ya meyve bulmak için giderek eli boş dönüyor ve böylece ‘Artık sonsuza dek senden kimse meyve yemesin’ kelimeleriyle son bir beyanda bulunuyor. Böylece incir ağacı kuruyor. Çarmıhtan beri hiç kimse Yasa’yı yerine getirme çabalarıyla kurtulamaz; kurtuluş sadece Mesih’e olan iman aracılığıyla lütuftan gelir. İncir ağacı, değişimin güçlü bir sembolüydü. İyi işler sonucunda değil, Mesih’e olan imanımızın sonucunda Tanrı’da huzur buluruz.

Fıkra tarzı örnekler

Kutsal Kitap’ta geçen daha çok sayıda alıntı yapabileceğimiz örnekler bulunmaktadır, ama aynı zamanda peygamberlik sembollerinin önemini gösteren birçok güçlü, fıkra tarzı örnekler de yaşandı. Burada birkaç örnek vereceğim.

Toronto’da olmadığım, Randy Clark ile yolculuk yaptığım bir sırada kiliseyi arayıp orada çalışan personelden biriyle konuşup her şeyin nasıl gittiğini sormak istedim. Konuştuğum bayan neşeli bir şekilde: ‘ Her şey harika. Bu arada dün gece toplantılarımızın birinde aslan gibi kükreyen bir adam vardı’ dedi. O bunu söyler söylemez endişelendim. ‘Ne?’ diye tepki verdim. ‘Evet. Gerçekten de kükrüyordu.’ dedi. ‘Umarım onu dışarı çekip cinleri kovmak için dua ettiniz,’ diye yanıtladım. ‘Hayır,’ dedi. ‘Tanrı’nın işi olduğunu düşündük.’ Ben ise bundan hiç emin değildim.

Oraya döndüğümde bahsettikleri bu adam hala oradaydı, böylece neler olup bittiğini sorabilme fırsatım oldu. Adı Gideon’du, Çin Hıristiyan topluluğunda liderlerin liderlerinden biriydi ve çok saygı duyulan bir adamdı. Bunu duyduğumda önce benimle konuşan bayanın karışıklık yaşadığını düşündüm, bana göre her şey yolundaydı. Hatta bir sonraki sabah Toronto’ya nasıl dua edip oruç tutarak geldiğini ve Tanrı’nın ona ‘Orucunu kes, bu bir şenlik. Ye, iç ve keyfini çıkar.’ dediğini paylaşmasını istedim.

Ama, tanıklığının ortasında, herkesin önünde bir aslan gibi kükremeye, hatta öndeki ilk sıraya doğru bir hamle yapmaya başladı. Ben şaşırdım kaldım. ‘Ne yapıyor?’ diye düşünüyordum. Sonra, kükremesini durdurdu ve konuşmaya başladı: ‘Biliyor musunuz, binlerce yıl boyunca benim Çinli halkım ejderhanın gücüyle tamamıyla yıkılmıştı. Ama şimdi Yahuda oymağının aslanı onu ezecek!’

O anda toplantıdaki herkes alkışlamaya ve tezahürat etmeye başladı! Hemen o anda Tanrı’nın Gideon’a dokunduğunu anlamışlardı, çok görkemli bir andı.

Bilim adamları insanların duyduklarının % 20’sini, duydukları ve gördüklerinin ise % 80’ini hatırladıklarını söyler. Belli ki Tanrı da bunu biliyor. Gideon’un davranışlarının ve sözlerinin birleşmesi hayatım boyunca bu peygamberliği unutmayacağım anlamına geliyor. Eğer ayağa kalkıp: ‘Rab şöyle diyor, ‘Yahuda aslanı Çin üzerindeki ejderhayı ezecek’’ deseydim hepimiz ‘Amin, kardeş’ derdik. Hepimiz bunun iyi bir cümle olduğuna katılırdık ama kısa bir süre sonra bunu tamamen unuturduk. Ama bu söz gözlerimizin önünde canlandırıldı ve bu yüzden dikkatimizi çekti.

Başka bir sefer, uyanışın başlarında, Carol Kutsal Ruh’un dokunuşunu hissetti ve sahne üzerinde yerde yatıp gülmeye başladı. Arada bir ellerini ve bacaklarını sallar, daha fazla gülmeye başlardı. Hatta sırtüstü durumda bacaklarını havada hareket ettirerek ‘koşma hareketi’ bile yapıyordu. Birçok kişinin kafasının karışmış ve ‘Neden eşini sahneden indirtmiyor? Bu hareketlerle herkesin dikkatini dağıtıyor ...’ gibi cümleler kurmasını hoşgörüyle karşılıyorum. Ama Tanrı’nın benden onu bırakmamı istediğini hissettim. Carol’un insanlar için bir gösteri yapacak türden bir kişiliği olmadığını biliyordum.

Kısa bir süre sonra Carol bana muhteşem bir görüm gördüğünü söyledi. Kendisini İsa ile birlikte cennette bulmuş, O’nunla birlikte bir tarlada oynayıp dans ediyormuş. Sonra kocaman bir şölen odasına girmiş, görebildiği yere kadar her yerin masalarla dolu olduğunu görmüş. Rab ona: ‘Ayağa kalkıp insanlara şölen yemeğinin yakında hazır olduğunu ve onların beş akıllı genç kıza benzemelerini söyle, gidip yağ alsınlar!’ demiş.

Hikayeyi biliyoruz: İsa beş akıllı ve beş akılsız genç kız ile ilgili benzetmeyi Matta 25. bölümde anlatıyor. Tanrı’nın Carol aracılığıyla bize iletmek istediği söz, O’nun huzurunda, daha fazla ‘yağ’ almak için zaman geçirmenin ve O’nun meshedilişinde Kutsal Ruh’un yağını almanın ne kadar önemli olduğuydu. Bazıları yere yatıp O’nun huzurunda dinlenmenin boşa zaman harcamak olduğunu düşünüyor olabilir, ama hayır, fazladan yağ alıyorsunuz.

Bu sözü duyduğumda, ‘Vay canına, bu çok güzel bir uyarı.’ diye düşündüm ve olay benim için kapandı. Daha sonra, Tanrı bana peygamberlik sembollerini daha çok açıklamaya başladığında, Carol’u o anda durdursaydım, onu sahneden indirtseydim, yine Tanrı’nın yapmak istediği bir şeyi engellemiş olacağımı fark ettim. Takip eden yıllarda Tanrı’nın insanların hayatında etkin olmasının önemli bir parçasının, O’nun huzurunda dinlenmek olduğunu gördük. Bu sözü paylaşmak için yer açmamış olsaydık, uyanış herhalde tam tamına üç hafta sürerdi.

Kutsal Ruh bir insanın davranışları aracılığıyla bir peygamberlik ifadesi düzenliyorsa çok güçlü bir şey gerçekleşiyor. Kutsal Ruh’un söylemek istediğine ve yaptığına dikkat etmeliyiz ve insanların Tanrı’nın dokunuşu altındaki hareketlerini ayırt etme konusunda tecrübe kazanmalıyız. Tanrı’nın bizim duymamızı istediği çok etkin bir sözü ifade ediyor olabilirler. Kutsal Ruh tarafından yönlendirilip, çocuk gibi olmayı hatırlamalı ancak Ruh’tan gelen şeyleri saçma olduğunu düşünen bir şekilde karşılamamalıyız. Tanrı, Tanrı olsun. ‘Her şeyi deneyin ve iyi olana tutunun.’