1. Neden Belirtiler?

1994’te Toronto’da başlayan uyanış ile ilgili, seneler boyunca en sık gündemde olan konu, Tanrı’nın gücü insanlara dokunduğunda meydana gelen belirtiler olmuştur. Bundan dolayı, uzun bir süredir, konuyu farklı bakış açılarından ele alan küçük bir kitapçık yazmak istiyordum. İlk ve en belirgin soru şudur: Belirtiler neden görülüyor? İkincisi, bu belirtileri izlediğimizde, onları yaşayan kişinin nelerden geçtiğini öğrenebilir miyiz? Ve üçüncüsü, uyanış gerçekleştiğinde ve olaya tek hakim olanın Kutsal Ruh olduğu durumlarda kilise önderi ne yapar? Kitabın ilk bölümünde cevaplamaya çalışacağım sorular bunlardır. Kitabın ikinci yarısında ise farklı ama yine de belirtilerle yakın ilişkisi olan bir diğer konuya; ‘peygamberlik sembolleri’ne değineceğim.

Tanrı duyguları seviyor!

Bazıları için çok açık olsa da, kendimize tekrar Tanrı’nın duygusal bir Tanrı olduğunu hatırlatmakta fayda var. Kutsal Kitap’ın sayfalarında Tanrı tüm bir duygu dizisi sergiliyor: sevgi, şefkat, öfke, keder, hatta pişmanlık bile var (1.Samuel 15:11). Bazıları Tanrı’nın bu kadar duygu dolu olduğunu düşünmeyerek, O’nun bizi bu kadar duygusal yaratması ve bütün o duyguları hissetmemizi istemesi düşüncesiyle mücadele ediyor. Ama Tanrı duyguları, onlarsız eksik olacak olan hayatımıza, zenginlik ve renk katsın diye yarattı. Duygusal olmamız O’nun yüzünü asmamıza sebep olmuyor. O aslında insanlığımızı engellememizi değil, bunu kabul etmemizi istiyor. Sevgi ve yakınlığın etkili olabilmesi için duygular vazgeçilmezdir.

Bilim adamlarının hayallerini gerçekleştirdikleri son robot teknolojileri beni her zaman hayran bırakıyor. Günümüzde robotlar o kadar geliştirildi ki, insan hareketlerini neredeyse tatmin edici düzeyde taklit edebiliyorlar. Ancak bilim adamlarının ve mühendislerin bu robotlarla gerçekleştiremedikleri bir şey var; doğru yüz ifadelerini üretmek. Bir robota bakıp onun kızgın, mutlu, yorgun veya tamamen uyanık olup olmadığını anlayamazsınız. Bu yüzden unutmayalım, biz robot değiliz! Tanrı bizi, içimizde yaşadıklarımızı dışa vuracak şekilde yarattı. Duygular, yüreklerimizde gerçekleşenlerin görsel belirtisidir.

Bunları söyledikten sonra, Tanrı’nın gücünün dokunduğu kişilerin bu yaşadıklarına olan güçlü duygusal tepkilerine şaşmamak gerekir. Tanrı bize Kutsal Ruh’unun gücüyle dokunduğunda, bizde derin bir duygusal etki yaratır ve buna olan tepkimiz değişkendir. Çoğu zaman tepkimizi Tanrı’nın o anda bizim hayatımızda tam olarak ne yaptığı belirler. Bu durumda gülmek yerindedir, ağlamak veya haykırmak da ‘yerindedir, uygundur’. Çünkü Tanrı bizim duygularımız karşısında şaşkına dönmez veya duygularımıza gücenmez.

Kutsal Ruh’u ‘hissetmeli’ miyiz?

Kutsal Kitap ‘Kutsal Ruh ile vaftiz olmak’ teriminden bahseder. Tercüme edilen ‘vaftiz’ kelimesi, yaşayan Tanrı’nın huzuru ve gücüne ‘tamamen daldırılmak, batırılmak’ anlamına gelmektedir. Yıllar boyunca Toronto’da birçok insanın, Tanrı’nın huzuruna görkemli bir ‘batırılma’ yaşadıklarına tanıklık ettik ve gözlemlerimiz bunları ifade edebilmek için, ‘sırılsıklam’, ‘marine edilmiş’, ‘turşusu kurulmuş’ gibi kelimeler kullanmamıza sebep olmuştur. Kısa bir sürede, bir kimsenin fiziksel veya duygusal olarak etkilenmeden, Tanrı’nın huzurunu bu derecede yaşamasının mümkün olmadığını fark ettim . Vaftizci Yahya, İsa’dan bahsederken, O’nu: ‘sizi Kutsal Ruh ve ateş ile vaftiz edecek olan’ diye tanıtıyor (Luka 3:16). Siz ne düşünüyorsunuz bilmiyorum ama bana göre bunu yaşarken bir şeyler hissedebilmeliyiz!

Ancak, nedense, Hıristiyan adetlerinde, ‘duygusallık’ düşüncesine güçlü bir karşı koyma var. Neden Hıristiyanlar duygular konusunda bu kadar saplantılı? İnanıyorum ki bunun sebebi bizim, özellikle Batıda görülen, her şeye kuşkucu yaklaşma, her olguya mantıksal bir açıklama arama ve duygularımıza güvenmemeye koşullanmamızdır. Birçok batıHıristiyanın, Tanrı’nın onlara doğaüstü bir şekilde dokunabileceği konusunda çok az beklentileri var. Bundan dolayı, kuşku dolu bir noktadan ‘Tanrı sana dokunduğunda bir şeyler hissetmeyebilirsin... Duygular veya hisler hakkında değil bu... Tanrı’dan imanla almalısın...’ gibi cümleler kurarlar. Tabii ki, bu söylenenlerin her birinin belirli bir noktasında gerçeklik olduğunu kabul ediyorum. Ancak Tanrı’nın bizimle yaratmış olduğu doğamızın duygusal yönünü görmezden gelmek veya önemsememekle hata yapmış oluruz. Diri Tanrı’nın huzurunu hissetmek için yaratıldık, çünkü Tanrı da insandı! Bu açıdan duygusallık yanlış değil. Bunu söylerken, benlikten gelen fazla duygusal, aşırı ‘bedensel’ davranışları onaylamadığımı eklemek istiyorum.

Tanrı sevgidir ve bizim için en büyük arzusu O’nu tüm kalbimiz ve canımızla sevmemizdir. Bizimle olan ilişkisinin temelinde bu yatmaktadır. Hiçbir zaman hiçbir şey hissedemeseydiknasıl bir ilişki olurdu bu? Sevgi hissedilebilmeli, yaşanmalıdır, karşılık vermelidir. Tanrı bir kişiye dokunup, onu görkemiyle kaplıyorsa ve o kişi bir şey hissetmiyorsa, bunun normal değil, bir istisna olması gerekir. Bütün bunları söylerken yine bir konuya açıklık getirmek istiyorum; bazı kişiler vardır ki Tanrı’nın dokunuşuna duygusal cevap vermezler, Ruh’un gücü altında yere düşmez, ayakta kalırlar, genel olarak pek bir şey hissetmezler – işin tuhafı ben de bu kişilerden biriyim! Tanrı’nın varlığını gerçekten hissedebilmek için işimden ayrılıp belirli bir süre tamamen Tanrı’ya odaklanmam gerekiyor. Benim eşim, Carol ise, ruhsal olarak çok hassas ve Tanrı’nın dokunuşuna verdiği tepki çok büyük.

Tanrı’nın görkeminin varlığında, Carol ile aynı tepkiyi paylaşmamamın sebeplerinden biri, bir şeyleri analiz etmeye olan doğal eğilimim. Uyanışın ilk yıllarında zamanımın büyük bir kısmını etrafımdaki insanları izleyerek, onların yüreklerinde neler olduğunu sorgulayarak ve genel olarak merak ederek geçirdim. Hiçbir zaman aslında Tanrı’nın aynı şekilde benimle de, dikkati dağıtan şeylerden uzak bir şekilde, sadece O ve ben olacak şekilde tek başına zaman geçirmek istediği düşüncesi aklıma gelmedi. Etraflarındaki insanları gözlemlemekle çok zaman geçiren, çözümleyici kişiliklere sahip insanlar kendi duygularını görmezden gelme eğilimine sahiptirler ve bu da Tanrı’dan kendileri için bir şey almalarını onlar için zorlaştırabilir. ‘Etrafımda olanları görmezden gelerek sadece Tanrı’ya odaklanacağım. Daha sonra analizlerime devam ederim ama şimdi Tanrı’nın bana vermek istediklerini kabul etmek istiyorum.’ demek bir miktar öz denetim gerektirir. Benim yapmam gereken buydu, belki senin de bunu yapman gerek.

Kutsal Kitap’tan birkaç örnek

Tanrı’nın duygu dolu bir Tanrı olduğunu öğrenmek bana çok yardımcı oldu. Umuyorum ki birçoğunuz için Tanrı’nın duygularımız karşısında gücenmediğini okumak size bir özgürlük getirmiştir. Ancak iddiamı sadece bu nokta üzerine kurmak istemiyorum. Gerçek şu ki Kutsal Yazıların birçok yerinde Tanrı’nın gücünün dokunuşunun sonucunda fiziksel veya duygusal açıdan çok derinden etkilenen kişilerin örnekleri var.

Luka, müjdesinin ilk bölümünde kahin Zekeriya’nın hikayesini anlatıyor; Zekeriya ve eşi Elizabet’in çocukları olmuyordu. İkisi de yaşça ilerlemişti ve büyük ihtimalle uzun bir süre önce bu isteklerinden vazgeçmişlerdi. Bir gün Zekeriya tapınakta kahinlik görevini yerine getirirken buhur sunağında, yanında Tanrı’nın bir meleği belirdi. Onun şaşkınlığını fark eden melek ona seslendi:

‘‘Korkma, Zekeriya’ dedi, ‘Duan kabul edildi. Karın Elizabet sana bir oğul doğuracak, adını Yahya koyacaksın.’’

(Luka 1:13)


Zekeriya o kadar şaşkın ki duyduklarına inanamıyor, ‘Bu nasıl olabilir?’ diye düşünüyordu.

Zekeriya meleğe, ‘Bundan nasıl emin olabilirim?’ dedi. ‘Çünkü ben yaşlandım, karımın da yaşı ilerledi.’’

(Luka 1:18)

Melek’in ona verdiği cevap ve bu kutsal karşılaşmanın sonucu şuydu:

Melek ona şöyle karşılık verdi: ‘Ben Tanrı’nın huzurunda duran Cebrail’im. Seninle konuşmak ve bu müjdeyi sana bildirmek için gönderildim. İşte, belirlenen zamanda yerine gelecek olan sözlerime inanmadığın için dilin tutulacak, bunların gerçekleşeceği güne dek konuşmayacaksın.’ Zekeriya’yı bekleyen halk, onun tapınakta bu kadar uzun süre kalmasına şaştı. Zekeriya ise dışarı çıktığında onlarla konuşamadı. O zaman tapınakta bir görüm gördüğünü anladılar. Kendisi onlara işaretler yapıyor, ama konuşamıyordu.’

(Luka 1:19-22)

Şimdi kendimizi Zekeriya’nın yerine koyalım. Tapınaktan yüzünde şaşkınlık ifadesi ile çıkıyor. Birisi ona: ‘Neden bu kadar uzun süre tapınaktaydın?’ diye soruyor. Zekeriya konuşamıyor ki, sadece bir ‘Mmmmm!’ sesiyle soruyu yanıtlayabiliyor ve el kol işaretleriyle kendisini ifade etmeye çalışıyor. Belki tapınaktaki arkadaşları için bir şeyler yazıyor ve onlar onun göksel bir görüm gördüğünü anlıyorlar. Sonra eve dönüyor ve hala konuşamıyor. Bir hafta geçiyor, hala tek bir kelime bile söyleyemiyor. Eşi ile el işaretleriyle ve yere bir şeyler yazarak anlaşıyor. Bu çiftin daha sonra fark ettikleri şey, Elizabet’in hamile olduğu oluyor!

Dini bir toplantıdan dilsiz dönen bir kişi hakkında ne düşünürdünüz? Uyuyabiliyor, yemek yiyebiliyor, diğer gerekli olan her şeyi yapabiliyor ama konuşamıyor. Bunun iyi bir şey mi olduğunu düşünürdünüz yoksa kötü bir şey mi? Belki bazı arkadaşlarınız: ‘Bu korkunç. Cinlerle ilgili bir şey olmalı. Tanrı neden onun konuşamamasını istesin ki?’ derdi. İşte şimdi başka ilginç bir konuya daha geldik. Birçok Hıristiyan ‘Kutsal Ruh bir beyefendi gibi davranır. Kendi isteğine karşı bir şeyi asla yapmaz.’ demeyi çok sever. Kutsal Ruh’un genel olarak şefkatli olduğu konusuna katılıyorum, ne de olsa Ruh’un meyvelerinden biri bu, ancak Kutsal Yazılar’da aynı şekilde O’nun egemen Tanrı olduğu ve istediğini yapabilecek güçte olduğu yazılıdır! Zekeriya Elizabet’in hamileliği boyunca dilsiz kalmak istedi mi? Tabii ki hayır, ama bu durum Tanrı ile yaşadığı karşılaşmanın bir sonucuydu.

Bu, Tanrı’nın dokunuşu sonucunda oluşan, olağandışı bir belirtiydi ama Kutsal Kitap’ta daha birçok, sık görülen belirti örnekleri de var; Tanrı’nın görkemi altında yere kapanmak gibi. Burada birkaç örnek var:

Yaratılış 15:12 diyor ki, ‘Güneş batarken Avram derin bir uykuya daldı. Üzerine dehşet verici zifiri bir karanlık çöktü.’ Bu doğal bir uyku değildi. Bu olayın içeriği gösteriyor ki Tanrı’nın Avram’a böyle derin bir uyku vermesinin sebebi, ona bir görüm aracılığıyla seslenebilmesiydi. Tanrı Avram ile ilgileniyordu ve muhteşem bir antlaşma şekillenmek üzereydi.

Bunu bizim durumumuza çevirelim. Bir toplantı sırasında Tanrı’nın görkemi bir kişiyi etkiliyor ve bu kişi yere yatıyor. Çok çabuk uykuya dalmış gibi görünüyor ama aslında Tanrı ile bir şekilde etkileşiyor. O kişi ayağa kalktığında ve Tanrı’nın ona olan dokunuşu veya hayatındaki derin bir duygusal yaraya verdiği şifa hakkında tanıklık verdiğinde şaşırmamalıyız. Bunun yaşanabileceğini işte hemen burada, Yaratılış kitabında görüyoruz.

Daniel’in de buna benzer bir olay yaşadığını okuyoruz. Daniel, Tanrı’nın melek Cebrail’e, kendi gördüğü bir görümün anlamını açıklamasını buyuran sesini duyuyor. Daniel diyor ki:

Cebrail durduğum yere yaklaşınca korkudan yere yığıldım ... o benimle konuşurken, yüzükoyun yere uzanmış, derin bir uykuya dalmışım. Dokunup beni ayağa kaldırdı.’

(Daniel 8:17-18)

Yazılar bu buluşma sonrasında olanları anlatmaya devam ediyor, ‘Ben Daniel günlerce bitkin ve hasta kaldım.’ (Daniel 8:27)

1.Krallar 8:11 ve 2.Tarihler 5:14 ‘in her ikisi de Süleyman’ın yaptırdığı tapınağın açılış töreninden bahsediyor.

Bu bulut yüzünden kahinler görevlerini sürdüremediler. Çünkü RAB Tanrı’nın görkemi tapınağı doldurmuştu.’

Hayal edin, Kral Süleyman’ın Tanrı’nın görkemi için yeni bir tapınak kurması gerçeği çok büyük bir davranıştı. Tamamlanması yedi yıl sürmüştü ve eşi benzeri görülmemiş, sedir ve altın ile dolu, görkemli bir yapıydı. Açılış için her bir ayrıntısı özenle hazırlanmış vebir tören planlanmıştı; kahinlerin yepyeni elbiseleri vardı; tüm İsrail halkı bu çok önemli olay için toplanmış ve trompetlerle, ilahilerle açılış müjdelenmişti. Kahinlerin Tanrı’ya kurban sundukları an gelip çatmıştı ama birden, beklenmedik bir şekilde, Tanrı’nın görkemi tapınağı doldurdu. Görkemi o kadar yoğundu ki insanlar bunu yoğun bir bulut olarak görüyorlardı. Bu gerçekleştiği anda kahinler çaresiz kaldı.

Kutsal Kitap’ın Yeni Amerikan Standart versiyonunda ‘Kahinler buluttan dolayı hizmetlerini ayakta sürdüremediler.’(2. Tarihler 5:14) diye yazıyor. Kelime kelimesine yere düştüler ve kalkamadılar. Ayakta duramıyorlardı. Bazı insanlar Tanrı’nın görkemi altında insanlar yere düşünce kızıyorlar, ama bu Kutsal Kitap’ta yazıyor.

Bir kez daha Yuhanna 18’de İsa’nın Getsemani bahçesinde tutuklanmasını okuyalım. Birçok kişinin gözden kaçırdığı ilginç bir ayrıntı göreceksiniz:

Böylece Yahuda yanına bir bölük askerle başkahinlerin ve Ferisiler’in gönderdiği görevlileri alarak oraya geldi. Onların ellerinde fenerler, meşaleler ve silahlar vardı. İsa, başına geleceklerin hepsini biliyordu. Öne çıkıp onlara, ‘Kimi arıyorsunuz?’ diye sordu. ‘Nasıralı İsa’yı’ diye karşılık verdiler. İsa onlara, ‘Ben o’yum’ dedi. ... İsa, ‘Ben o’yum’ deyince gerileyip yere düştüler.’

(Yuhanna 18:3-6)

Hikayeyi biliyoruz: Gecenin geç saatleriydi, İsa bahçede dua ediyordu, öğrencileri ise uyuya kalmıştı. İsa’ya ihanet etmek üzere olan Yahuda’nın, tapınak güvenliği ve birkaç asker bölüğüyle belirmesiyle bir kargaşa ortamı oluşmuştu. İsa onlara kimi aradıklarını sordu ve onlar Ona ‘Nasıralı İsa’yı’ diye cevap verdiler. İsa’nın cevabı, ‘Ben o’yum’ oldu ve anında onlar tam anlamıyla geriledi ve yere düştüler. Aslında Grekçe İsa’nın kullandığı harfi harfine ‘Ben’im’ kelimesiydi. Bir başka deyişle O kendisini, kutsal doğasını tüm anlamıyla taşıyan kelimeyle ifade etti. O anda Kutsal Ruh’un meshedilişi o kadar somut bir şekilde hissedildi ki, bu adamlar şaşkına dönüp, gerileyip düştüler.

Bazı kişiler böyle bir şeyin imanlı olmayan bir grup insana olmasını şaşkınlıkla karşılayabilir. Ben bunun bir şeyi değiştirdiğine inanmıyorum. Burada önemli olan, kendi iradesini kullanan, İsa’yı tutuklama kararı almış bir grup insanın Tanrı’nın gücüyle yere serilmiş olması. İnsanlar bu ‘yere düşme’ konusuna takılıp duruyor. Bazı kişilerin ‘Geriye doğru düşersen, bu Tanrı değil. Öne doğru düşersen, işte o Tanrı’ dediklerini bile duydum. Şimdi, burada hem öne doğru, hem geriye doğru düşmüş olan bir grup insanın örneği var ve her iki durumda da bunun Tanrı’nın işi olduğu apaçık ortada. Bana göre Tanrı bize dokunduğunda hangi tarafa düştüğümüz konuyla ilgisizdir. Önemli olan Tanrı’nın kendisini gösterdiğini anlamaktır!

Tanrı’nın dokunuşu karşısında görülen başka ilginç bir tepkiye Elçilerin İşleri 10’da, yazarın, Tanrı’nın Petrus’a gayri Yahudileri kendi Egemenliği’ne katması ile ilgili verdiği görümden bahsetmesiyle karşımıza çıkıyor. Petrus sessizce dua etmek için kaldığı evin damına çıkıyor. Kutsal Kitap, ‘Petrus kendinden geçti’ (Elçilerin İşleri 10:10) diyor.

Bu tuhaf bir ifade şekli değil mi? Birçok kişi için kendinden geçme durumu New Age hareketi inancı veya büyücülük ile ilgiliymiş gibi geliyor, ama Petrus’un yaşadığı buydu. Kutsal Ruh onu açık bir görüme çekti. Petrus ile o dam üzerinde olsaydınız, ona baktığınızda ‘Biraz önce dua ediyordu. Şimdi gözleri donuklaştı, sanki bir şeyi izliyor.’ diye düşünüyor olurdunuz. Öyleydi de. Bir an için Petrus etrafındaki dünyayı unuttu ve Tanrı’nın ona gösterdiği görüm ‘gerçek’ dünyası oldu. Herhalde daha sonra ona ‘Petrus sana ne oldu?’ diye sormak isterdiniz. Kuşkusuz hala gördüklerinin etkisinde pek anlaşılmayan bir şekilde: ‘Bir görüm gördüm- gökten içi, eti bayağı, murdar sayılan her türlü hayvan ile dolu bir çarşaf indi. Tanrı ‘Kalk, kes ve ye’ dedi. Bu üç kez oldu ve sonra çarşaf kayboldu.’ derdi.

Bu noktada kendimizi bir an için Petrus’un yerine koymalı ve bu gördüklerinin onu ne kadar sarstığını düşünmeliyiz. Kendinden geçti ve Tanrı ondan, Yasanın yasakladığı etten yemesini istedi. Petrus bu görümü verenin Tanrı olduğundan emindi. Bugün aynı şey bir arkadaşımıza olsaydı, büyük ihtimalle çok kuşkucu yaklaşırdık. Birçok kişinin tepkisi: ‘Kutsal Yazılar’a karşı geliyorsa, büyük olasılıkla Tanrı değildir.’ olurdu. Bana göre bu aslında çok iyi bir tavsiye, ancak bu noktada, bu sözlerin Petrus’a pek yardımı olmazdı. Tanrı, Eski Antlaşma’nın kural ve yasalarından ayrılıp, sevgi temeli üzerine kurulmuş lütuf ve merhametten oluşan Yeni Antlaşma’yı açığa çıkarırken, Petrus kendisini bir değişim içerisinde buluyor. Bundan dolayı Tanrı, Petrus’a Kutsal yazılar açısından hiç anlamlı gelmeyen bir ifade ile sesleniyor.

O çarşaf içinde ne vardı merak ediyorum. Belki bir domuz, karides, yengeç ve böcekler? Tek bildiğimiz yenmesi yasak olan ete sahip hayvanlar, sürüngenler ve kuşlar olduğu. Tanrı’nın mesajı ise: ‘Tanrı’nın temiz kıldıklarına sen bayağı deme’ idi (Elçilerin İşleri 10:15). Bir süre sonra görümün anlamı Petrus’un evine vardı ve Tanrı, sözünü, Petrus’un yüzbaşı Kornelius’un evine gitmesi ve Kutsal Ruh’un Yahudi olmayanlar üzerine inip bilinmeyen dillerde konuşmaya başlamaları ile gerçekleştirdi.

Diğer bilinen belirtiler

Kutsal Kitap boyunca bilinen birçok daha belirti vardır. Burada sadece birkaçını ele aldım:


Titremek

Sesini duyunca yüreğim hopladı, seğirdi dudaklarım, kemiklerim eridi sanki, çözüldü dizlerimin bağı...’

(Habakkuk 3:16)

Nöbetçiler korkudan titremeye başladılar, sonra ölü gibi yere yıkıldılar.’

(Matta 28:4)


Gülmek

İbrahim yüzüstü yere kapandı ve güldü...’

(Yaratılış 17:17)

Ağzımız gülüşlerle, dilimiz sevinç çığlıklarıyla doldu...’

(Mezmur 126:2)


Haykırmak

Halk bağırmaya başladı, kahinler de borularını çaldılar. Boru sesini işiten halk daha yüksek sesle bağırdı. Kentin surları çöktü. Herkes bulunduğu yerden dosdoğru kente girdi. Böylece kenti ele geçirdiler.’

(Yeşu 6:20)

Yeşu 6. bölümde karşılaştığımız bu bağırma olağan bir bağırma değil, Tanrı’nın gücünün gelmesine sebep olan doğaüstü bir bağırmaydı. Tanrı’nın kendisinin de haykırdığı peygamber Yeşaya tarafından kaydedilmiştir:

Yiğit gibi çıkagelecek RAB, savaşçı gibi gayrete gelecek. Bağırıp savaş çığlığı atacak, düşmanlarına üstünlüğünü gösterecek.’

(Yeşaya 42:13)


Bilinmeyen dillerde konuşmak ;

Kutsal Yazılar’da bahsedilen tüm belirtiler arasında, bilinmeyen dillerde konuşma belirtisi, Kutsal Ruh ile dolmayla olan yakınlığından dolayı, bizim dikkatimizi en çok çekenler arasındadır. Bundan bahseden birçok sayıda ayet vardır.

Tanrı’nın huzurunu emmek

Toronto 1994’te uyanış başladığında gözlemlediğimiz şeylerin benzerini görmüş değildik. Toplantılarımız sırasında insanlar çok nadir yere düşerdi. Kathryn Kuhlman’ın toplantılarında bunun gerçekleştiğine tanık olmuştum, ama ben dua ettiğimde böyle bir şey çok nadir oluyordu. Sonra 1994’te Tanrı’nın görkemi altında çok sayıda insanın düştüğünü görmeye başladık. Nadiren olan, birkaç yılda bir, bir kişinin yere düşmesinden, bir toplantıda yüzlerce insanın düşmesine kadar bir değişim yaşandı. Ve düzenli sıralar halinde de gerçekleşmeyen bir şeydi bu, baktığınız her yerde yere saçılmış bedenlere rastlıyordunuz.

Bu olağanüstü olayda liderlik etme sorumluluğuna sahip olduğumuzu fark ettik. Böylece kimsenin yaralanmaması, incinmemesi için elimizden geldiğince insanların yere yatabilmeleri için yer sağlamaya çalıştık. Tanrı’nın başlangıçtan beri bize açıkça gösterdiği şeylerden biri bu kişileri ayağa kaldırıp kenara çekmememiz ama onları O’nun huzurunda ‘sırılsıklam’ olmaları için yerde bırakmamız gerektiğiydi. Çünkü O onlarla orada buluşup onlara orada seslenecekti.

Bu ‘sırılsıklam olmak’ veya ‘emmek’ terimini, Tanrı’nın şifa dokunuşuna ihtiyacı olan kişiler için edilen devamlı ve ısrarcı dua sürecinden ‘emici dua’ diye bahseden, Francis McNutt’tan aldık. McNutt insanlar için kısa dualar etmek yerine, uzatılmış bir süre boyunca dua edildiğinde, şifa oranında ciddi bir artış olduğunu gözlemledi. Biz de aynı şekilde Tanrı’nın görkeminin etkisi sonucu yere yığılan ve burada kalabildikleri kadar uzun, bir saat veya daha uzun bir süre, kalıp Tanrı’nın huzurunda dinlenen bu insanların hayatında sonradan birçok harika şeyin gerçekleştiğini fark ettik. İnsanlar, geçirdikleri o zamanın meyvesini, onları nasıl etkilediğini ve Tanrı’nın onlar için neler yaptığını paylaşırlardı.

Tanrı’nın gücü biz anlasak da anlamasak da gerçektir. Tanrımız engin, muhteşem bir Tanrı’dır! O konuştu ve yeryüzü şekillendi. Bilim adamları Samanyolu galaksisinde yaklaşık 100 milyar yıldız olduğunu tahmin ediyor. Güneşimiz bu yıldızların küçük olanlarından biridir. Biz burada, sayısı bilinmeyen galaksiler arasında Samanyolu galaksisinin yıldızlarının küçük olanlarından birinin etrafında dönen küçücük mavi bir gezegendeyiz ve her şeyi bildiğimizi düşünüyoruz! Bizler ‘Bir dakika, bir şeyi tamamen kavrayamadan ona inanamam.’ gibi cümleler kuruyoruz. Gerçek şu ki, Tanrı’yı asla anlayamayacağız! Tanrı’ya ‘Tanrım, anlamıyorum. Bunu neden yapıyorsun?’ diyerek çok zaman harcadım. Tanrı’ya sürekli ‘Anlamıyorum... Anlamıyorum...’ diyip durdum, ta ki Tanrı bana: ‘John, sen kadınları bile anlayamıyorsun! Beni anlayabileceğini neden düşünüyorsun?’ diyene kadar. ‘Vay canına!’ diye düşündüm, ‘Çok iyi bir noktaya parmak bastı!’ Neden Tanrı’yı anlayabileceğimi hayal edeyim ki? Bu benim, Tanrı’nın her zaman tam anlamıyla anlayamayacağım şeyleri yapmasıyla yaşamam gerektiğini anlayabilmemde yardımcı oldu ve bunu tamamen kabul ediyorum. Tek yapmam gereken O’na güvenmek ve verdiklerini imanla kabul etmek.

Bu bizi neden bu kadar kaygılandırıyor? Çünkü doğal olarak aldanmak istemiyoruz. Hiç kimse bir taklit ile aldatılmak istemez. Peki, bunun olmaması için ne yapabiliriz? Tanrı’nın sözünü açık ve öğretilmeye müsait bir ruh ile okumalı ve bir şeyin O’ndan gelip gelmediği konusunda O’nun yönlendirişini ve onaylamasını istemeliyiz. Toronto’da yaptığım gözlemler arttıkça Tanrı’ya yönelip ‘Tanrım bana öğretir misin? Bana ne yapmam gerektiğini gösterir misin? Bunların senin sözündeki yerini gösterir misin? Bunları yüreğimde onaylar mısın?’ diye dua ettiğim zamanlar da arttı. Bunu yaptığımda O’nun bana konuştuğunu ve bana sorularıma cevap bulabileceğim ayetleri gösterdiğini keşfettim.

Ama insanlar neden düşmek zorunda?

Belki hala, ‘Neden insanlar Tanrı’nın görkeminin gücüyle yere düşüyorlar? Bu ne gerçekleştiriyor?’ diye merak ediyorsun. Ben de aynı soruyu Rabbe sordum ve bana verdiğine inandığım cevap bu: ‘İnsanlar önümde yere yıkılınca yüreklerinde iki konuda çalışıyorum: korku ve gurur.’

Korku, ‘Kontrolüm dışında bir şey olsun istemiyorum. Kendimi güvende hissettiğim sınırların içinde kalmak istiyorum, dışına çıkmak istemiyorum. Çünkü başıma ne gelir bilmiyorum.’ der. Gurur, ‘Bunu yapmayacağım! Başkalarının önünde aptal konumuna düşmek istemiyorum!’ der. Yüreğin bu iki tutumu da Tanrı’nın huzurunun doluluğunu hissetmemizi engeller. Tanrı bizim yüreğimizde korku ve gurur olmadan yaşamamızı istiyor. Kendimizi O’na teslim etmekten korkmamamızı ve gururlu olmamamızı istiyor. Bunun yerine O’na güvenerek, ‘Tanrım, benimle yapmak istediğin ne varsa uygundur’ diyebileceğimiz noktaya gelmemizi istiyor. İsa bizleri kurtarmak için kendisini alçalttı ve korkunç aşağılamalara maruz kaldı. Bizim, Tanrı’nın bizim aracılığımızla yapmak istediklerini sınırlandırmaya ne hakkımız var? İnsanlar Tanrı’yı kendi şartları altında istiyorlar, ama bu iş böyle yürümüyor.

Korkunun bir başka sebebi de kişinin geçmişinde istismara uğramış olması olabilir. Bu kişiler yeniden taciz edilme korkusu ile yaşar. Güvenleri sarsılmış olduğu için Tanrı’nın önüne gelip savunmasız bir şekilde durmak onlar için zor olabilir. Ama Kutsal Ruh, kendimizi O’na teslime edersek, bizi şefkatli bir şekilde Tanrı’nın huzurundaki o huzur dolu yere getirip üzerimize şifasını dökeceğini, bize göstermek istiyor. Tanrı’nın ellerinde güvendeyiz, O bizim korkularımızı yenmemize yardım etmek istiyor.

Bunun meyvesi nedir?

Yaşandığı ilk andan beri belirtiler, Tanrı’nın insana dokunduğunun ve varlığının şu anda ve bu yerde bizimle olduğunun kanıtı olmuştur. Peki ya yere düştükten, güldükten veya ağladıktan sonra ne oluyor? Bu gibi deneyimlerin kalıcı meyvesi nedir?

1995 sonlarında, Margaret Poloma adında bir Hıristiyan sosyoloji uzmanı, toplantılarımızdan birine gelerek benden, Kutsal Ruh’un gücü karşısında yere düşenlerden bazıları ile bir röportaj yapmak için izin istedi. Başta bu beni tedirgin etti ama Margaret’i tanıdıkça ve Rab’be olan sevgisini gördükçe bu düşünceyi onayladım ve ‘Evet’ dedim, ‘Tanrı’nın dokunuşunu hissedenlerin neler yaşadıklarını öğrenelim.’

Margaret, bir temsili örnekleme için 1000 kişiye anket için sorular sordu. Anket temsili bir kesimi içeriyordu ve her bir kişiye Tanrı’nın onlara güçlü dokunuşundan ve O’nun huzurunda dinlendikten sonra yaşadıklarını anlatma fırsatı verildi. Anketin sonucunda, katılanların % 92’sinin yaşadıkları olaydan sonra, İsa’ya daha öncesinden çok daha fazla aşık olduklarına tanıklık ettikleri tespit edildi. Karşılaşılan ikinci yüksek değer (bundan bahseden kişilerin % 82’si) İsa’yı ailelerine, arkadaşlarına anlatmak için çok daha heyecanlı olduklarıyla ilgiliydi.

İstatistik açıdan bakılacak olursa, anket yapılan bir kesimden elde edilebilecek çok yüksek değerlerden bahsediyoruz burada. Yani bu anket bana insanların yaşadıklarının sonucunda iyi meyve oluştuğunu göstermiş oldu. Birçok kişi belirtileri cinlerin işi olarak yorumlamıştı, ama İsa’yı daha çok sevmek ve herkese O’ndan bahsetmek isteği bana şeytanın işiymiş gibi gelmiyor, sizce? Bu yaşananlardan hiçbiri ona veya insanların duygusallığına bile atfedilemez. Hayatlarında sonradan bir değişiklik gerçekleşmeseydi bu insanların duygusal yoğunluk yaşamış olduğu konusunda tartışabilirdiniz, ama durum bu değildi. Daha öncesinde bir tahmin yürütseydim, ankete katılanların belki % 60’ının ‘Bana tam olarak ne oldu bilmiyorum’ cevabını vereceğini söylerdim. Ama sonuç bu değildi. Katılan kesimin şaşırtan bir kısmı Tanrı’ya daha çok yakınlaştıkları konusunda çok açık ve net konuşmuştu.

Tanrı çocuksuluğa değer veriyor

Tanrı’nın tazeleyen dokunuşunu yaşamak istiyorsak, çocuksu bir tavır takınıp Baba’nın bizim için hazırlamış olduğu her şeyi kabul etmeye istekli ve hazır durumda olmalıyız. Tanrı’yı daha çok istiyor musunuz? Ben biliyorum ki ben istiyorum! Ancak Tanrı’nın bereketinin hayatımıza daha çok akması için ilk şart O’nun bizi bereketlemek istediğine inanmaktır. Tanrı’nın dokunuşunu yaşamak ve iman birbirini tamamlamaktadır – iman etmeliyiz! Çoğu zaman insanlar Tanrı’nın başkalarına dokunuşunu belirli bir mesafeden izler ve kendileri o konuma gelmez, çünkü Tanrı’nın onları da aynı şekilde bereketlemek istediğine inanamazlar. Şimdi yazacağım ayetin, Tanrı’nın çocuklarını ne kadar çok bereketlemek istediğini anlamamıza çok yardımcı olduğunu keşfettim:

Aranızda hangi Baba, ekmek isteyen oğluna taş verir? Ya da balık isterse balık yerine yılan verir? Ya da yumurta isterse ona akrep verir? Sizler kötü yürekli olduğunuz halde çocuklarınıza güzel armağanlar vermeyi biliyorsanız, gökteki Baba’nın, kendisinden dileyenlere Kutsal Ruh’u vereceği çok daha kesin değil mi?’

(Luka 11:11-13)

İsa dinleyicilerine Tanrı’nın aslında iyi olduğunu söylüyor! O çok şefkat dolu. Masum, çocuksu bir şekilde O’nda daha çok istediğimizde bize ‘Hayır’ demeyecektir. Çünkü o cömerttir ve bize bol bol bereket vermek istiyor. Çocuklarına iyi armağanlar vermeyi biliyor ve bunda cimri değil. Seneler boyunca Tanrı’nın ne kadar eğlenceli olduğunun farkında değildim. Çocuksuluğu seviyor. Her zaman yetişkin ve uygun davranmaya çalışıyoruz ama bu yardımcı olmuyor.

Tanrı karşısında çocuksu bir tavır takınma gerekliliğinin sebebi, savunmasız bir şekilde yanına yaklaşmamızın, Baba’nın gurur ve korkumuzu aşmamıza yardım ettiği başka bir yolunun olmasıdır. Gurur, ‘Tanrı’nın önünde kendimi alçaltıp ihtiyaçlarımı O’ndan isteyemem’ der. Korku, ‘Kendimi savunmasız bırakamam, ya Tanrı beni reddederse?’ der. Mesih’in bedeninin yani kilisenin, Tanrı’ya yaklaşmaktan bu kadar korkmasını üzücü ve yorucu buluyorum. Tek yapmamız gereken bir çocuk gibi kabul etmek iken, aldanma içerisine düşmekten ve Tanrı’nın yaşandığı durumun taklidine kanmaktan korkuyoruz veya sofistike davranışlara kapılıyoruz. İnanıyorum ki, düşman bu yalanı, yüzler ve binlerce Mesih inanlısını Tanrı’nın hayatlarına dökmek istediği bereketten mahrum kalsınlar diye kullandı. Aldanmak konusundaki ezici korkumuz, Tanrı’nın hayatımızdaki bereketini kaçırmamıza neden olur.

Benim şaşırdığım asıl nokta insanların bu yaşadıklarını şeytana mal etmeleri. Sanki şeytanın gelip, gönlünden geçen her şeyi yapabileceğini düşünüyorlar ama Tanrı’nın da bunu yapabileceğini düşünmüyorlar bile! İnsanların şeytanın aldatıcılığından çok, Tanrı’nın onları bereketleme becerisine inanmalarını istiyorum. Tanrı daha güçlüdür!

İsa hizmeti sırasında çocuk gibi olmanın önemini vurguladı ve Baba ile olan ilişkimizin basitliğini vurguladı. Luka’nın 10. bölümü İsa’nın göndermiş olduğu yetmiş öğrencisinin geri gelip O’na anlattıklarına olan tepkisini içeriyor. Luka 10:17,

Yetmişler sevinç içinde döndüler. ‘Ya Rab’ dediler, ‘Senin adını andığımızda cinler bile bize boyun eğiyor.’’

İsa iyi bilinen bu sözlerle cevap veriyor:

... ruhların size boyun eğmesine sevinmeyin, adlarınızın gökte yazılmış olmasına sevinin.’

(Luka 10:20)

Daha sonra İsa’nın sevindiğini ve Baba ile konuştuğunu okuyoruz,

Baba, yerin ve göğün Rabbi! Bu gerçekleri bilge ve akıllı kişilerden gizleyip küçük çocuklara açtığın için sana şükrederim. Evet Baba, senin isteğin buydu.’

(Luka 10:21)

Bu arada, Kutsal Yazılar’da, İsa’nın kendisinin, Tanrı’nın gücünden etkilendiği bir anı anlatan bir ayet olduğunu fark ettiniz mi? 21. ayetin başı ‘O anda İsa Kutsal Ruh’un etkisiyle coşarak şöyle dedi ...’diyor. Tanrı’nın iyiliği onu hayran bırakmıştı. İçini ifade edilemez bir sevinç doldurup taşırıyordu.

Ama bu ayette beni en çok etkileyen durum, İsa’nın, Tanrı’nın egemenliğini, büyük bir insan kesiminden saklamış olmasına sevinmesi. Hangi müjdeci paylaştığı haberin belirli bir insan grubundan gizlenmesini heyecanla karşılar? Ama işte İsa burada bu gerçek karşısında hayat dolu! Ancak tabii ki, O’nun burada demek istediği, çocuksu bir sadelikle yaklaşanların bunu kavrayabildiği, ancak kendilerini akıllı sanan, kendini beğenmişlerin bunu tamamen kaçırdığıdır. Tanrı’yı tamamen çözdüğümüzü düşünmek, gururun bir farklı şeklidir. Tanrı etrafını, tek istekleri O’nunla bir ilişkiye sahip olan, O’nun huzuruna girip bundan etkilenen çocuklarla doldurmak istiyor. Tanrı böyle bir alçakgönüllülüğe çok değer veriyor. Çocuksuluğu önemsiyor musunuz? Önemsemelisiniz, hayatımız boyunca etrafımızdakiler bize ‘Büyü’ demiş olsa bile.

Bir başka yerde İsa, çocuk gibi olmadığımız sürece Tanrı’nın Egemenliğine giremeyeceğimizi söylüyor (Luka 18:17). Neden? Çünkü çocuk olmanın özelliklerinden ikisi güven ve saflık. Egemenliğe girebilmemiz için Tanrı’ya bir güven temelimizin olması lazım.

Tanrı’nın çocuksuluğu bu kadar onaylaması gerçeği ortadayken, O’nun gücünden etkilenen kişilerin de çocuksu hareketlerde bulunması olası değil mi? Kutsal Ruh’un sevinciyle dolan kişilerin çocuk gibi güldüklerini, yerlerde yuvarlandıklarını, etrafta koşuşturduklarını gördük. Bu sevinç onları o kadar doldurup taşırıyor ki, kendileri ile ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Bu başkalarına çok çocuksu gelebilir ancak Tanrı’nın onların yüreklerinde yaptıklarını yargılamamalıyız.

Kutsal Kitap’ta çocuk gibi davranan biri var mıydı? Evet. Bunun en iyi örneklerinden biri Tanrı ile olağanüstü yakın bir ilişkisi olan Kral Davut’tur. Davut Tanrı’nın sevinciyle o kadar doldu ki sokaklarda iç çamaşırıyla dans etti! Eşi ise bundan hiç hoşnut değildi. Onu küçümsedi ve onun gibi yüksek bir konuma sahip birisinin böyle davranmasının tamamen uygunsuz olduğunu ifade etti. Davut’un cevabı sadece: ‘...Üstelik kendimi bundan daha da küçük düşüreceğim, hiçe sayacağım.’ oldu (2.Samuel 6:22). İşte çocuksu imanın sırrı budur; gözlerini kendinden ayırıp Tanrı’ya odaklanmak.

Öz irade konusu

Bazı insanlar ‘Peki ya, özdenetim?’ diye sorabilir. ‘O da Ruh’un meyvelerinden biri değil mi? O zaman neden Tanrı’nın dokunduğu insanlar kendilerine hakim olamıyor?’ Kendine hakim olmanın gerekliliğini tamamen onaylamama ve toplantı sırasında kontrol edilemeyen, benlikten doğan her türlü davranışı engellemek istememe rağmen, Kutsal Kitap’ı incelediğimde, Tanrı’nın kişiye olan yaklaşımının çoğu zaman o kişiyi kontrol dışı bıraktığını görüyorum.

Örneğin elçi Pavlus ile olan karşılaşması. Daha önceden bilindiği gibi, din konusunda çok katı ve ciddi olan Saul adındaki bu öfkeli genç adam, İsa ile inanılmaz bir karşılaşma yaşadığı sırada Hıristiyanlara zulmetmekteydi.

Yol alıp Şam’a yaklaştığı sırada, birdenbire gökten gelen bir ışık çevresini aydınlattı. Yere yıkılan Saul, bir sesin kendisine, ‘Saul, Saul, neden bana zulmediyorsun?’ dediğini işitti. Saul, ‘Ey efendim, sen kimsin?’ dedi. ‘Ben senin zulmettiğin İsa’yım’ diye yanıt geldi. ‘Haydi kalk ve kente gir, ne yapman gerektiği sana bildirilecek.’

(Elçilerin İşleri 9:3-6)

Saul ayağa kalktığında kördü. Tek bir şey bile göremiyordu. Arkadaşları ne düşünüyordu acaba? ‘Saul’a ne oldu ki?’ Yaşadığı deneyim Saul’un iliklerine kadar işlemiş olmalıydı. ‘Zulmettiğim İsa, geldi ve bana konuştu!’ Şehre doğru yola devam ederken Saul, sonra olacakları merak ederek, tekrar ve tekrar yaşadıklarını ve duyduklarını düşünüyor olmalıydı. Tanrı Saul’a dokunmuş, gücüyle onu şaşkına çevirmişti ve Saul buna karşı hiçbir şey yapamamıştı. Sanki inandıklarında o kadar inatçıydı ki, Tanrı’nın ona ulaşmak için başka bir yolu yoktu. Ancak Tanrı’nın onun hayatı için bir amacı vardı ve bunu gerçekleştirmekte kararlıydı.

Bir kez daha soruyorum, böyle bir karşılaşmaya seyirci kalırsanız ne düşünürsünüz? Bir kişinin Tanrı’nın gücü karşısında yere yıkıldığını ve daha sonra kör olarak ayağa kalktığını görürseniz ne düşünürsünüz? Bu kulağa pek doğruymuş gibi gelmiyor değil mi? İsa olamaz, öyle mi? Şeytan olmalı. Düşüncelerimizin ne kadar koşullu olduğunu görebiliyor musunuz? Doğaüstü ilk izlenimlerimizi ne kadar kolaylıkla Tanrı yerine şeytana atfediyoruz. Ya kilise önderi iseniz ve bir Pazar günü kilisenizde böyle bir durum yaşanıyorsa? Genç bir adam toplantınıza katılıyor. Hıristiyan değil. Aslında Hıristiyan karşıtı olduğu, koyu bir ateist olduğu biliniyor. Hiç kimse vaaz veya ibadetin onun yüreğine dokunacağını düşünmüyor, ama birden bu genç adam Tanrı’nın gücü ile yere seriliyor. Kalktığında, ki Tanrı ile buluştuğu bir gerçek, göremiyor.

Bir gün sonra bu adamın annesinin aradığını düşünün! Ne tür bir kilisenin önderi olduğunuzu ve oğluna ne yaptığınızı bilmek istiyor. Diyebileceğiniz tek şey: ‘Ben ona ne olduğunu bilmiyorum teyzeciğim. Tanrı yaptı bunu ona!’ ‘Nasıl bir Tanrı bu, insanları kör eden?’ Ben size cevabını vereyim – güçlü bir Tanrı! Güçlü ama aynı zamanda, genç bir fanatiği kendi Egemenliğine kazanmak için neyin gerektiğini bilen, sevgi dolu bir Tanrı.

Üç gün sonra, Saul’un dikkatini başarıyla kazanmış olan Tanrı, kulu Ananias’ı onun yanına, onun için dua etmek üzere gönderiyor ve Saul’un gözleri açılıyor. Sadece bu değil, aynı zamanda Tanrı’nın egemenliği için çok özel bir hizmeti gerçekleştirmek için muhteşem bir görev alıyor. Tanrı’nın büyük düşmanı, arkadaşa dönüşüyor.

Saul kesinlikle özdenetimi dışında hareket ediyordu, ancak Tanrı yine de onu, onun için hazırladığı geleceğe doğru güçlü bir şekilde yönlendiriyordu. İnanıyorum ki bütün bunlar, bir insanın hayatının bir karesini alarak onları yargılayamayacağımızın kanıtıdır. Büyük resmi görmek zorundasınız. Bir kişinin bir toplantıda garip davrandığını söyleyerek bunun Tanrı’dan olmadığını söylemek, dijital bir fotoğraf makinesiyle bir fotoğraf çekerek, ‘Bakın, olaylar kontrol dışında’ demeye benzer. Bu deneyimin o kişilerin hayatına nasıl meyve getirdiğini dikkate almıyor oluruz. Eğer elimizdeki tek şey, Pavlus’un Şam’a giderken tozlu yolda yüzüstü yere kapandığı an olsaydı, bu bizi cidden düşündürürdü. Ama ona sonradan bakın – tapınaklarda tanıklık verirken, müjdeyi yorgunluk nedir bilmeden anlatırken, Mesih’e olan imanından dolayı işkence çekerken, kilise ardından kilise kurarken, azizleri teşvik ederken, bak. Ne kadar büyük bir değişim! Yol üzerindeki o benzeri olmayan karşılaşmanın sonucundaki ürüne bakın.

Sadece fotoğrafı değil, meyveyi incelemeliyiz. Eğer Tanrı’nın hareketini sadece anlık resimlere bağlasaydık, Kutsal Kitap’taki birçok kanıtı önemsemezdik. Kutsal Kitap’taki insanların her biri çoğu zaman Tanrı’nın huzuru ile dolup taşıyorlardı: Daniel, Musa, Petrus – her biri anahtar kişilerdir. Her birinin kontrol dışı davrandıkları anlar olmuştur. Asıl sormamız gereken soru: Tanrı olaya hakimken, biz gerçekten kontrol dışı mı oluyoruz? Benim cevabım hayır. Bizim kendimizi Kutsal Ruh’a teslim etmemiz, araba sürmeye benzer. Kenara çekilip O’nun direksiyona geçip, geri kalan yolu O’nun sürmesine izin veriyoruz. Biz olaya hakim değil miyiz? Hakimiz, sadece artık farklı bir sürücümüz var.

Kutsal Aşk Hikayesi

İnsanlarla olan ilişkilerimizde hem nesnel hem de nesnel olmayan davranışların olduğunu kabul ediyoruz. Bunların bazıları anlamlı iken, bazıları anlamsızdır. Öpüşmek örneğini ele alalım. Öpüşmek olağan olmayan bir fiziksel davranıştır – iki kişi ağızlarını birbirine değdirir. Ancak bu yine de şefkat ve sevginin bir ifadesi kabul edilmektedir. Bazen Carol yanıma gelip belirli bir nedeni yokken, sırf bana olan sevgisinden dolayı beni öper. Carol’un beni öpmeye geldiği bir sonraki sefer ona: ‘Ne yapıyorsun ağzını ağzıma dokundurarak? Bütün o bakteriler! Iııyyyy!’ dediğimi düşünün. O anı mahvetmiş olurdum!

Bunun gibi nesnel olmayan davranışlar ile nesnel davranışlar bir ilişkide beraber gidebiliyorsa, neden Tanrı ile olan ilişkimizin de bu şekilde olabileceğini düşünmeyelim? Tanrı’dan geleni kabul etme konusuna gelince bizi sevdiği gerçeğini unutup, becerikliliğimiz tutuyor. Kutsal Ruh ile ilgili konularda fazla nesnel olmaya gelince erkekler en büyük suçlulardır. Daha çok etki – tepki meselelerini anlamaya çalışıyor, bayanlar gibi hayatın duygusal açısına pek önem vermiyorlar. Bazı erkekler bana ‘O kadar duygusal bir tip değilim işte’ dediklerinde, benim cevabım genelde: ‘Gerçekten mi? Geçenlerde seni maçta gördüm (ya da onları duygusallaştıran ne varsa), biraz yumuşatmak gerekirse, orada bayağı duygusaldın.’ oluyor. Durum şu ki Tanrı ile olan ilişkilerinde duygusallığın değerini göremiyorlar.

Tanrı da insan oldu ve O’nunla olan ilişkimiz, çok yerinde bir ifade olmakla birlikte, kutsal aşk hikayesi olarak tanımlanmaktadır. Ferisiler İsa’ya ‘En büyük buyruk hangisidir?’ diye sorduğunda, İsa’nın verdiği cevap:

‘‘Tanrın Rab’bi bütün yüreğinle, bütün canınla ve bütün aklınla seveceksin.’ İşte ilk ve en önemli buyruk budur. İlkine benzeyen ikinci buyruk da şudur: ‘Komşunu kendin gibi seveceksin.’ Kutsal Yasa’nın tümü ve peygamberlerin sözleri bu iki buyruğa dayanır.’

(Matta 22:37-40)

Dikkat edin, biz Tanrı’yı sadece aklımızla sevmeye çağrılmadık. Duygularımız da bu işin içinde – yüreğimiz ve canımız. Kutsal Kitap bir evlilik ile başlıyor ve bir evlilik ile bitiyor. İsa kendisini seven bir gelin istiyor. Sadece çalışan veya sadece hizmet eden bir gelin, ya da teolojik açıdan doğru bir gelin istemiyor. Bunlar da önemli, ancak O’na sadece hizmet eden değil, aynı zaman da O’nu seven bir gelin istiyor; duygularla, tutkularla dolu, O’nsuz yaşayamayan bir gelin istiyor. Tanrı Hıristiyanlığın mantık damgasını taşıyan kişileri ikna etmek istiyor; bu damga ne kadar iyi olsa da, çok daha fazlası var! Baba’dan zevk alabilir ve O’nunla duygusal bir ilişkiye sahip olabiliriz. Tanrı bize dokunduğunda duygularımızın da rollerini oynaması doğrudur.

Pastörler / Liderler için pratik öneriler

Bu bölümü yanıma gelip, Tanrı’nın gücünü hisseden kişilerin buna çok farklı şekillerde tepki vermeleri durumlarında ne yapmaları gerektiğini soran pastörlerin ve kilise önderlerinin bu sorularını cevaplayarak bitirmek istiyorum. Bu konularda kesin kurallar olmamasına rağmen kazandığım deneyimlerden Tanrı’nın bir yürekte yaptığıyla, kişinin verdiği tepki arasında bir bağlantı olduğunu öğrendim. Tanrı’dan, özel durumları ayırt etmek ve olanların ruhsal içyüzünü kavrayabilmek için yardım istemek tavsiyesinden daha iyisi yoktur. Ancak birazdan ifade edeceğim genel prensiplerin yardımcı olacağını umuyorum. Burada beş farklı senaryo kurdum:

Kilisenizde bir Pazar sabahı olduğunu hayal edin. Toplantı sırasında Kutsal Ruh’u davet edip istediğini yapması için dua ettiniz ve O kendisini gücüyle göstermeye başladı. İnsanlar yere düşüyor, kahkaha atıyor, ağlıyor, inliyor ve haykırıyor. Fark ediyorsunuz ki, kiliseye en çok bağışta bulunanlar odanın diğer tarafında kollarını kavuşturmuş, olanları yüzlerinde: ‘Bu olanlara şimdi müdahale etmezsen bu kapıdan çıkarız ve bir daha yüzümüzü göremezsin’ ifadesi ile izliyor. Bütün bu olanların gerçekten Tanrı’dan olup olmadığından emin olmak istiyorsunuz!

Kişi #1

Karşılaştığınız ilk kişi yüzünü buruşturuyor ve siz bunu gördüğünüzde ‘Bu bana kötü ruhların işi gibi geliyor’ diyorsunuz. Kendinize, cinlerin geldiğini mi gittiğini mi sormalısınız. Gittiklerini düşünüyorsanız o zaman basit bir şekilde, ‘Rab, daha fazla!’ diye dua edebilirsiniz. Unutmayın ki İsa’nın hizmeti sırasında bu tür şeyler çok yaşandı. Eğer ‘benim kilisemde çığlık atmak yok’ derseniz, İsa’nın kilisenizi pek ziyaret etmeyeceği olasılığı büyük. Çünkü bu, O’nun gittiği her yerde oluyordu.

Aynı zamanda Kutsal Ruh’un gelip Baba’dan olmayan her şeyi uzaklaştırması için (korku, utanç, öfke ve kötü ruhlar) ve Baba’nın istediklerini getirmesi (sevgi, sevinç, huzur, güç ve cesaret) için dua edebilirsiniz.

Kişi #2

Gördüğünüz ikinci kişi bir gülüyor bir ağlıyor. Bu iyi mi, kötü mü? Bu kişiye ne oluyor? Öncelikle o kişinin yanına yaklaşıp ona ne olduğunu sormaktan çekinmeyin. Kutsal Ruh’un gücü altındaki kişiler tamamen kaybedilmemiştir, yaşadıkları tek şey etraflarındaki dünyanın gerçekliğini biraz kaybedip, ruhsal dünyanın gerçeklik kazanmasıdır. Hala sizinle iletişim kurabilirler. ‘Nasılsın? Her şey yolunda mı? Neler oluyor?’ diye sorabilirsiniz. Belki size, ‘Tanrı bana geçmişimde aldığım derin yaraları gösteriyor. Bana o anlarda yanımda olduğunu gösteriyor ve her şeyin yoluna gireceğini söylüyor’ diyecek. İnsanlar, Tanrı’nın problemlerinden çok daha büyük olduğunun farkına varınca, onlara bu durum komik geliyor ve işte genelde o zaman gülmeye başlıyorlar. Birçok kişi, Tanrı’nın onlardaki o yarayı, o sorunu ortadan kaldırana kadar gülmeyi sürdürdüklerinin tanıklığını verdi. Bazıları ise sadece ağlıyor ve gözyaşlarıyla yüreklerinin o ağırlığı akıp gidiyor.

Kişi #3

Bir sonraki kişi gülüyor. Benim arkadaşım Peter Jackson, 1994 başlarında Tanrı’nın gücü ona dokunduğunda gülmeye başladı ve bugün, 15 sene sonra, hala gülmeye devam ediyor! Tek yaptığı şey gülmek! Bir ara gülmekten öleceğini düşündüm, ama iyi ki bu olmadı. O kişiye ‘Neler oluyor?’ diye sorduğunuzda, vereceği cevap: ‘Üzerime kocaman görkem dalgaları geliyor. Sanki bir dalga daha gelirse patlayacağım ve bu benim sonum olacak gibi hissediyorum’ olabilir.

70lilerin ortalarında, ben de buna benzer bir deneyimi yaşadım; görkem dalgaları üzerime geldiğinde, bu durumdan sağ çıkamayacağımı düşünmüştüm. 1994’te, Toronto’da başlayan uyanıştan birkaç hafta sonra da yine aynı şeyi yaşadım.

Carol ve ben, Hamilton şehri yakınlarında bir yerde bir seminer veriyorduk. Kutsal Ruh bizi doldurdu ve tüm toplantı boyunca muhteşem bir zaman geçirdik. Bir gece, ayrılmak üzereyken küçük bir kız yanımıza geldi ve bana peygamberlikte bulundu. İnanılmaz olan şey bunu kafiyeli bir şekilde söylemiş olmasıydı. Tüm o zaman ‘Nasıl yapabildi bunu? Mükemmeldi!’ diye düşünüyordum, ama üzerimdeki etkisi büyüktü ve yere düşmeme sebep oldu. Sonunda kendimi bir şekilde toparladım ve kapıdan çıkmayı başardık.

Nedense arabanın uzaktan kumandalı anahtarı bozuktu ve anahtarı kilide sokmaya çalışıyordum ama bir türlü beceremiyordum. İşte o zaman gülmeye başladım. Sabah saat birde orada durup gülerken aklımdan birçok şey geçirdiğimi hatırlıyorum. Öncelikle, ‘Çok sesli gülüyorum ama gülmemin hiçbir sebebi yok! Neye gülüyorum ki?’ diye düşünüyordum. Sonra: ‘Ağzım fazla açık, normalde ben böyle gülmem ki’ diye düşündüm. Sonunda arabaya girmeyi başardık ve kahve içmek için McDonalds’a gittik. Oraya girer girmez her şey yeniden başladı!

Birisi çok haklı olarak, ‘Bütün bunlar ne anlama geliyor?’ diye sorabilir. Gerçek şu ki ben de bilmiyorum cevabını, ama çok eğlenceliydi! Çok çocuksu bir davranıştı ve Tanrı’nın sevgisi o kadar yakın, o kadar gerçekti ki, sanki patlamak üzereydi. Bunları yaşadıktan sonra içimi kaplayan Tanrı’nın huzuru inanılmazdı ve tek bir dünyasal kaygım bile yoktu.

Yani bir kişi gülüyorsa bu iyi bir şeydir. İlk günlerde birçok kişinin bu gülme konusundan hoşnut olmadıklarını hatırlıyorum: ‘Bu korkunç değil mi? Kilisede gülen insanlar görmek’ vb. Şimdi insanlar biraz daha alıştı. Ama insanlar gülmekten neden bu kadar incinir ki? Tıbbi araştırmalar gülmenin bir tedavi olduğunu kanıtlamıştır. Gülmek ilaç gibidir. (Sül. Özd. 17:22) Beyine endorfin salgılanmasını tetikliyor ve iyi olma, bütünlük duygusunu yaratıyor. Yani Kutsal Ruh gelip sizi güldürüyorsa neye ihtiyacınız olduğunu biliyor, O’na izin verin. Tanrı’dan olduğunu nasıl mı bilirsiniz ? Sonucunda Kutsal Ruh’un meyvelerinin oluşmasından. Unutmayın, tek bir fotoğraf üzerine yargılamamalıyız, ama meyvelere bakmalıyız. Kişiyi İsa’ya yaklaştırıyorsa, işte bu iyi!

Kişi #4

Fazla duygusal davranan ve ‘Hmmm, bundan pek emin değilim. Sanırım bu kişi rol yapıyor.’ diye düşünmenize sebep olan bir başka kişi görüyorsunuz. Peki böyle düşünmenizin sebebi ne? Belki onların uzun süredir kilise önderisiniz ve biraz geçmişiniz var. Ya da bu tür bir olayla tecrübeleriniz var ve birisinin rol yapmasıyla bunu gerçekten yaşaması arasındaki farkı görebiliyorsunuz.

Birisi neden taklit yapar? Çünkü çok içten bir şekilde başkalarının yaşadığını yaşamak isteyen ve onları taklit ederek bunu elde edebileceğini düşünen kişiler var. Ne yazık ki olay bu şekilde gerçekleşmiyor. Bu sanki bir grup insanın stadyumu doldurup, belki birkaç takım bizi duyar gelir de bir maç oynar umuduyla seslerinin yettiği kadar haykırıp bağırmalarına benzer. Arabayı atın önüne koymak olur bu.

Bu kişiye sevgi dolu bir şekilde: ‘Sakin ol, sadece bekle. Senin için dua edeceğiz. Kutsal Ruh’un gelip sana dokunmasını isteyeceğiz. Tanrı sana gerçek olanı vermek istiyor, taklidiyle yetinmeni değil.’ diyebilirsin.

Kutsal Ruh ile ilgili konularda bizim yapmamız gereken bir şeyin olmadığını bilmemiz gerekiyor. Tanrı bize dokunduğunda çoğu zaman o kadar gerçek ki, durmasını isteyen biz oluyoruz. Taklit etmemiz gerekmiyor. Bazen insanlar yalnız kalmak istemiyor ve gruba dahil olmak için bu şekilde davranıyor. Bir çoban olarak onları bu konuda azarlamaktan kaçının ama onların gerçek olanı beklemeleri için teşvik edin.

Kişi #5

Son olarak görülen bir belirti şekli de kişinin Tanrı’nın dokunuşunu sadece duygusal olarak yaşamaması ama Kutsal Ruh’un onlar aracılığıyla bir şeyler yapması, yani kişinin fiziksel olarak genellikle başkalarına yöneltilen peygamberlik sözleriyle seslenmesidir. En çok eleştiriyi aldığımız belirti, bu belirti olduğu için kitabın ikinci kısmını okuyucunun peygamberlik sembolleri konusunu daha iyi anlayabilmesi için kullanmaya karar verdim.