I. ACİL İHTİYACIMIZ: YENİ BİR FARKINDALIK (Yeşaya 1:2-9)


Ey gökler dinleyin, ey yeryüzü kulak ver! … Çocuklar yetiştirip büyüttüm, ama bana başkaldırdılar (1:2)


Dağınık ve belirsiz suçluluk hissi kişiliği öldürür ve günahlılığa kanaat getirmek bu duruma yeniden canlılık verir. Aslında burada kişi, Mesih merkezinde bir karakter inşa etmek için nerede olduğunun yeniden farkına varmalıdır. O zaman, ihtiyacımız olan alçakgönüllülük derken, aslında bu, kendini bilmeye başlamak ve diğer taraftan da buna bir ölçüt getirmek demektir. Ve kurtarıcımız Mesih’in bize sunduğu yaşam tarzıyla bu ölçüyü öğrenmemiz ve karşılaştırmamız esastır.


Birçok kişi için, “doğru ve yanlış”, “iyi ve kötü” üzerine bir makale yazmak pek de kolay değildir, çünkü kendi bakış açımızla çoğumuz yanlış yaptığımızı kabul etmeyiz. Bu nedenle, doğru tariflerimiz bize göredir ve yanlış tariflerimiz ise zayıftır.


Ya “Her Şeye Kadir Olan”, yanlış içinde hem de çok yanlış içinde olduğumuzu bize söylerse ne yaparız? Aslında ne yaptığımız bellidir. Sürekli bir savunma içinde oluruz. Daha doğrusu hep kendimizi savunma hapishanesinin içindeyizdir.


Aslında günah içinde olduğumuzun farkındalığı bizim kendi durumumuzu fark etmekten başka bir şey değildir. Yani “alma arzusu içinde olan” ve “almayı ihsan etme için değil”, daha çok yalnız kendimiz için aldığımızın farkında olmaya başlamamızdır.


Yeşaya 1’de gördüğümüz durum, bize bu durumun hatırlatılmasından başka bir şey değildir. Yani bizlere, “kendi benliğinin farkındalığıyla” Adem’de düşenlere, “Yaratan suretine” dönmeleri hatırlatılmaktadır. Olunması gereken yerden uzaklaşıldıkça içinde bulunduğumuz hale gelindiği dile getirilmektedir.

Bugün genelde hep içinde bulunduğumuz durumu değerlendirmek için birçok yöntem ortaya atılmıştır. Bu yöntemlerin çoğuna baktığımızda, “ben”in sürekli okşandığını görmemiz mümkündür. Dikkat ederseniz, birçok yöntem insanlığı, “bencillikten kurtarma” yerine daha fazla “bencil olmaya” itmektedir. Ve bu “bencilliğin” verdiği kısa süreli bir rahatlamayla kişi kendisini gerçekten esenlik içinde hissedecektir. Ama başta da söylediğimiz gibi, “dağınık ve belirsizlik içinde bir suçluluk hissi”, yine bir yerlerden filizlenip baş gösterecektir. Çünkü insan “Yaratan suretinde” olmak üzere yaratılmış ama “ben”ini fark etmek suretiyle bu konumundan düşüp, “Yaratan’ın BEN’iyle irtibatını” mecburen kesmek zorunda kalmıştır. Ta ki, bu irtibat yeniden sağlanana dek, “suçluluk” ve dolayısıyla, “benin kendisi için alması demek olan günah” hep kişinin iç gündemini işgal edip duracaktır.


Yeşaya bu nedenle insanın “benini fark ederek” kendisini getirdiği durumu öncelikle vurgulamaktadır. Bu, insanın “önceki halidir” ve kitabının sonunda ise “alma arzusunun ıslahıyla”, yani “vermek için alma” durumuna gelmeyle, insanın. “Yaratan suretine” dönüştüğü son halini vurgulamaktadır. Bu nokta, “sonraki haldir”.


Çünkü bakın, yeni bir yeryüzü, yeni bir gök yaratmak üzereyim; geçmiştekiler anılmayacak, akla bile gelmeyecek. Yaratacaklarımla sonsuza dek sevinip coşun. Çünkü yaratacağım yeni yer ve gök önümde nasıl duracaksa, soyunuz ve adınız da öyle duracak (Yeşaya 65:17-18 ve 66:22)


Varlığımızın, “varlık nedeni olan Yaratan’ı” yansıtması, ancak ve ancak bizi biz yapan kendi varlığımızın aşağı çekilmesiyle söz konusu olacaktır.


Burada “benin işleri” nedeniyle aşağı seviyelerde gezinenlerin durumu üç şekilde resmedilmektedir:

A. Kendi “benleri” yükselmiş ama aslında “hayat seviyeleri alçalmıştır” -vay haline (2-9).

B. İbadetlerinde iki yüzlü olmuşlardır- anlamsız sunular getirme (10-20).

C. Karakter bozukluğu – hepsi rüşveti seviyor (21-26).

D. Bu durum ıslah olmazsa karşımıza çıkacak olan sonuç- işleri kıvılcım gibi olacak (27-31).


Başkasının bizi gördüğü gözlerle kendimizi izleyebilmek ne kadar, “maddi bedene” çekidüzen veriyorsa, Yaratan’ın bakış açısından kendimizi görmek, “yalnız maddi değil, manevi varlığımızın bütününe” çekidüzen vermek anlamındadır.


Bu bölümün tamamında aslında acil ihtiyacımızın: “alma arzusuyla sürekli her şeyi yalnız ve yalnız kendimiz için aldığımız gerçeğini fark etmemizdir”, yani dindar ve hatta manasını da tam olarak vermeyen bir ifadeyle, “günahlılığımızı” fark etmemizdir. Bu gerçek bir yürek problemidir.



A. YARATAN’IN YÜREK BURUKLUĞU


Çocuklar yetiştirip büyüttüm ama bana başkaldırdılar.(1:2)


“Allah dünyayı öyle sevdi ki…” ifadesiyle, kâinat içinde dünyaya, yalnız dünyaya “Oğlu’nu gönderdiğini” görüyoruz. Mesih’in kurtarışı da bu dünya için ve çocuklara, yani Yaratan’ın evlatlarına sunulan bir merhametin uzantısı olarak karşımıza çıkıyor. Bütün bu tabloda gördüğümüz tek bir gerçekle karşılaşıyoruz. Yüce Allah’ımız gerçekten ihsan etmeyle hoşnut oluyor, biz bu kelimeyi daha çok, “lütuf”la algılıyoruz. Aslında, “ihsan” kelimesinin kökü, “hasene”, yani iyiliktir. Yani “mutlak iyi Olan”, bütün yaratılışa, elbette dünyaya ve elbette insanlara kendi “iyiliğinden” ötürü “ihsan ediyor”. Karşılık beklemeyerek, bir anne gibi çocuğunu beslemekten beklediği tek karşılık, “onun bu beslenmeyi doğru düzgün kabul etmesi”.

Aynı şekilde, Kâinatın Efendisi Yüce Allah, Mesih İsa’dan “haçta ölmesini” istediğinde, “bunu kabul etmesini” beklediği gibi, evladından da “kabul etmesini” beklemektedir.


Ama bana başkaldırdılar (1:2)


Rahmet ve merhamet, ihsan ve lütuf, her tür ifadeyle ifadelendirilebilecek olan bir “çıkar için karşılık bekleme” yerine, “vermenin hazzını hissetmek için” ihsanı fark etmeleri arzusuyla bir sesleniş duyuyoruz burada. Ve “BEN”in kendi görkemini yansıttığı parçalarından beklediği, kendisini tecelli ettirme görevini tam olarak henüz üstlenemediklerinden duyduğu kaygıyla Yaratan, “ama başkaldırdılar” vurgusuyla adeta bu burukluğu dile getiriyor.


Ayrıca burada olması gereken vurgulanıyor. “Benin farkındalığı”, kendi “VARLIĞININ” farkındalığı için söz konusu olduğundan, bunu bir an önce yapmaları ve bu konunun hızlandırılması arzusu belirginleşiyor.


Bizler gerçekten başkaldırdığımızı hissediyor muyuz? Yaşamın zorlukları içinde böyle bir durumda olduğumuzu gerçekten hissedebiliyor, görebiliyor muyuz?


Özellikle burada yakınma, her sonucun bir sebebi olduğu vurgulamasını getiriyor. Hayvanın bile, sahibin tanındığı vurgulanıyor ya insan düzeyi? Yani “hayvan”, özellikle kendisini hissettiğinden ötürü, cansızlardan ve bitkilerden ayrılıyor ve “sadece kendi varlığının farkında olduğu halde”, o bile efendisini tanıyorsa, o zaman İsrael’in Yaratan’ını, yani sahibini haydi haydi tanıması gerektiğini belirtiyor Yeşaya.


Yakup’un güreşme olayını kutsal yazıları okuyanlar bilirler (Yaratılış 32:24-30; 35:10). Bu güreşme sonucu bereketlenen ve adı değiştirilen İsrael örneği, aslında oldukça açık bir örnektir. Yani “Ben kimim? Neyim? Niçin varım?” şeklindeki içsel güreş sonucunda ulaşılan yer, İsrael’dir, yani “Yaratan’a giden yol”dur. Eğer kişi bu yola çıktıysa farkındalığın “bereketini” almıştır. Dolayısıyla sahibini unutması aslında, “hayvan seviyesinin bile altına düşmesi” sonucunu getirir, yani kişi, “bitki düzeyindedir”, bitki kendini hissetmek yerine sadece tepkilere yönelir.


Fakat inişler ve çıkışlardır, kişiyi “erdemli” kılan. Bu bağlamda yazılar, “Seni bir lahzacık bıraktım, büyük bereketlerle toplayacağım” demektedir. Eğer kişi mana anlamında “İsrael” ise, yani “Yaratan’a giden yol” ise o zaman bu ilke, o bereketin etkisinden ister istemez uzaklaşmış olsa bile, Yaratan’a yine çekilme şansının olduğu anlamındadır. Yani İsrael’in, ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın, Kâinatın Efendisi’ni tamamen unutması mümkün değildir. Bu, “aptalca bir durumdur” ve Yaratan’ın yüreği için burukluktur.



B. GÜCÜN KIRILMASI


Baştan çıkmış çocukların vay haline (1:4)


Küçük bir çocuk kendi başına her şey yapacağını sanmaktadır. Hatta meşhur örnekte olduğu gibi, deniz kıyısında elleriyle açtığı küçük çukura bütün denizi taşıyacağını bile düşünmektedir. Oysa bunu düşünmek bile, bir anlamda çılgınlıktır. Aslında kendi kendini bile giydirip beslemesi, koruması mümkün değildir. Ailesi yanından biraz uzaklaşan çocuk adeta güç kaynağından ayrılmış bir makine gibi güç kırılmasına uğramıştır.


İsrael, yani “Yaratan’a doğru” yol alan kişi de, “benliğinin farkındalığını” bir an için unutmaya başlar ve hele bunu alışkanlık haline getirirse artık kaynağından uzaklaşmış, kaynağına yabancı olmuş bir makine gibidir ve ancak bir müddet kendi güç birikimiyle gidecektir ama ya sonra? İşte bu nedenle Yeşaya’nın ifadesinde, “vay haline!” ifadesi kullanılmaktadır.


Günahların anası, yani “yalnız kendisi için alma arzusu” ancak bu noktada artık çıldırmış gibidir. Çünkü bir öküz bile efendisinin farkındayken artık İsrael -Yaratan’a doğru olan- yalnızca kendisini fark etmeye başlamıştır. Çünkü kendi gücüyle yetinmek durumundadır. İşte bu günahı, dolayısıyla cezayı da beraberinde getirmeye başlar.


Artık Yaratan’la güreşen Yakup, yani İsrael kendisiyle güreşmeye başladığında, yeniden Yakup halini alma eğilimindedir (Yaratılış 32:24-30; 35:10), yani aldatan, kendi kendine yettiğini düşünen ve kısacası günahkâr. Bir diğer deyişle, “bereket öncesine” dönen. İşte bu, “gücün kırılmasıdır”.


Çok dayak yiyen bir adamın artık acıyı hissetmemesi ya da çok soğukta bıçağın kestiğinin fark edilmemesi gibi, adeta böyle bir hissizlik durumu içinde olmak, “Yaratan’a doğru gideni” farkında olmadan artık “benin derinlerine” doğru çekmektedir. Bu çekiş ve hissizlikte işin tuhaf tarafı kişinin kendisini güçlü hissetmesidir.


Oysa esas güçlülük Yaratan’la form eşitliğinde olmak, yani Efendimiz İsa’nın dediği gibi, “kendini inkâr etmekle”, Mesih’te Baba’yla bir olmakla söz konusudur. Çünkü orada güç kaynağından ayrılmak değil, kaynağa yapışmak esastır. Ve bu kaynağın akımı “saran ışığı” Kutsal Ruh’tur.


Ama siz seçilmiş soy, Kral’ın kâhinleri, kutsal ulus, Allah’ın öz halkısınız. Sizi karanlıktan şaşılası ışığına çağıran Allah’ın erdemlerini duyurmak için seçildiniz (1.Petrus 2:9)


Burada Yaratan suretine transfer olan gerçek (yine ruhani manada) İsrael’i görüyoruz. O, artık Oğul’u giyinmiştir. Ve elbette Oğul’u giyinmekle Yaratan’ın formunu edinmiş olmaktadır ve artık “bene ölmüş” olması gerektiği gibi, “BEN”e, yani Yaratan’ın kucağına doğru koşan bir yaşamı deneyimlemektedir.


Günümüzde kilise aslında acil bir ihtiyaç içindedir; bu, “beninin farkındalığına” yeniden kavuşmak ve elbette “günahlılığını” hatırlamaktır. Vahiy bölümünde Mesih İsa, yedi kiliseyi sürekli olarak uyarmaktadır. Bu uyarılar günümüzde her bir kilise için geçerlidir. Mesih İsa’da manevi manada yeni İsrael olanlar, Mesih’e ait olanlar da Yeşaya’nın dönemindeki durumdan kendilerine yeterince ders çıkarmalıdırlar.


Bugün RAB, size verdiği söz uyarınca, öz halkı olduğunuzu açıkladı. Bütün buyruklarına uyacaksınız. Allah’ınız RAB sizi övgüde, ünde, onurda yarattığı bütün uluslardan üstün kılacağını, verdiği söz uyarınca kendisi için kutsal bir halk olacağınızı açıkladı (Yasanın Tekrarı 26:18-19)


Kalp noktası açılıp Yaratan’ın ışığını, saran ışığını yüreklerine alanlar, Yeşaya dönemindeki İsraelliler örneğinde olduğu gibi, sadece yürek noktası seviyesinde kalabilirler. Oysa o noktada kalmak henüz en büyük sorunu, yani günahı halletmek anlamına gelmemektedir. Mesih’i kurtarıcıları, efendileri olarak kabul etmek, yani O’nu giyinmek durumundadırlar. O zaman, Yaratan’ı edinerek “benlerini” değişime uğrattıkları için, artık Yaratan’la eşit formatta olurlar ve dolayısıyla onlar artık Yaratan’ın öz halkıdırlar. Elbette dünyadaki maddi manada yer alan milletlerin üstünde, mana âleminde esas geldikleri yere doğru ilerleyen “ruhlardır” onlar, Mesih’in bedenini oluşturarak Allah’a kavuşmuşlardır. Olması gereken de budur.


C. YARATAN’IN KIRILAMAZ İHSANI


Her şeye Egemen RAB bazılarımızı sağ bırakmamış olsaydı, Sodom gibi olur, Gomoro’ya benzerdik.(1:9)


Her asırda Adem’in farkındalığıyla kırılmış ruhlar, İbrahim gibi soranların ve Musa gibi “ben”lerinin üzerine çıkanların rehberliğinde, bir yolla “ışıkla” tanıştırılmışlardır. İbraniler mektubunda yazdığı gibi, son çağda da bu kelimenin “arzuyu ve bedeni” giyinmesiyle, Mesih İsa’nın kurtarışında kendisini ilan etmiştir. Ve eğer bu ışık insanların ve Mesih’te bütünleşenlerin, Yaratan formunu edinme gayreti olmasaydı, elbette kâinat yalnız “egoların” hâkimiyetinde, dolayısıyla şeytanın hükümranlığında tamamen kaotik bir ortam olacaktı.


Mesih İsa, bu nedenle hep, “kapının darlığından” bahsetmektedir. Ve samimi olarak yürek gözleri açılmış olanları, “asla bırakmayacağı ve asla terk etmeyeceği” konusunda bir güvence vermektedir.


Bu, ortam her ne kadar sert olursa olsun, Yaratan’ın bütün insanlığa “ihsanının” kalplerdeki dokunuşunun işlediğini göstermektedir. Maddi ihsanlarla birlikte binlerce manevi ihsan zaten herkese yansımaktadır. Ama bunun, Yaratan’ın karşılıksız ihsanı olduğunu ve alınmasının ve başkalarının yararına sunulmasının, esas Yaratan’a benzemek olduğunu anlamak kalp gözünün açılmasıyla mümkündür. Ve esas olması gereken de budur. Bu ihsan asırlardır az kişilerle ışımakta olsa da, vaade göre, yani “kimse kimseye RAB’bi bilin diye öğretmeyecek” evresine kadar da böyle devam edecektir.


Artık anlayın ki, ben, evet ben O’yum, benden başka Allah yoktur! Öldüren de, yaşatan da (Yasanın Tekrarı.32:39)


Yeşaya, derdini anlatmadan önce bize, “yalnız kendimiz için almayı arzu ettiğimizi” söyleme gayretindedir. Demek ki, bunun farkındalığı kalp gözünün Ruh’ta açılması ve ıslahın Mesih’te başlamasıdır. Ne mutlu kalp noktaları açılanlara!